Ebru Güzel, Elele dergisi için CHP İstanbul Milletvekili Şafak Pavey’le röportaj yaptı. Pavey, 19 yaşındayken geçirdiği korkunç tren kazasını ve sonrasında yaşamının nasıl değiştiğini anlattı.


İnsanlar, yaşama değer katmak ya da yaşamı anlamlandırmak amacıyla yaşar. Sizin yaşama olan tutkunuz, saygınız ve iradeniz cesaret verici. Kaza sonrasında dünyaya bakış açınızda ne gibi değişimler oldu?

- 19 yaşındaydım, kaza beni farklı bir dünyayla tanıştırdı diyebilirim, yani engelli dünyasıyla. İnsana ait, unutulmuş, sessiz kalmış bir toplulukla ilgili duyarlılığımı geliştirdi, dünyaya bakışımı şekillendirdi. ‘Engelli Hakları’ yerine, ‘Eşit Hayat Hakkı’ hareketinin öncülerinden oldum. Kaza geçirdiğim sıralarda en büyük hayallerimden biri, sanattı. Zaten ülkemizde insan hakları ve ifade özgürlüğüyle ilgili dokümanter bir film çekiyorduk. O bitince kameramı sırtıma alıp Angola’da belgesel çekmek istiyordum. Bacaklarını mayınlarda kaybetmiş insanlarla belgesel çalışmak istiyordum. Olmadı. Değerlerim her zaman aynıydı, kaza değerlerimi değiştirmedi, hayallerimi revize etti.

Bu kadar kısa zamanda nasıl yaşama bu kadar güçlü sarıldınız?

- Başka bir yolu yoktu. Ya böyle devam edecektim ya da düşecektim. Kendinizi bırakmak da bir seçim, o kolay bir yoldur. Başka bir ifadeyle savaşmak, barıştan çok daha kolaydır. Yaşama gülümseyerek, kararlı adımlar atmanın her zaman düşmekten daha zor olduğunu düşünüyorum. Ben biraz kendimi zorlamayı seven biriyim, doğal olarak o karar kendiliğinden çıktı.

Peki hastaneden çıktığınızda ya da kendinizi iyi hissettiğinizde ilk yaptığınız şey ne oldu?

- İlk adımım Amerika’dır. Almanya’da hastanede olduğum sıralarda, anneme ‘Dünyanın En Cesur Gazetecisi’ ödülü veriliyordu. Rehabilitasyon bölümünde bacağımın iskeleti yeni kurulmuştu, hastaneden çıkmama izin yoktu. Bir gece hastaneden kaçıp uçağa atladım. Alman doktorlar beni ararken, ben New York’a uçtum. Gecede Christiane Amanpour, Peter Arnett, Peter Jenkins ve Clinton Ailesi gibi önemli konuklar vardı... Kolum daha yapılmamış sargılı, bacağım iskelet halinde beni gördüklerinde çok şaşırdılar. Annem, mafya-devlet ilişkisi, Susurluk gibi konularla ilgilendiği ve tehdit aldığı için benim bombalı saldırıya uğradığımı sandılar. O gruba, İsviçre’de bir tren kazası geçirdiğimi anlatamadım, çünkü hasarlı bir şekilde karşılarında duruyordum. Başıma gelen her doğru ve yanlış şeyde bağımsızlığım büyük bir rol oynamıştır. En önemli derslerden biri yanlış yapılmadan bir şey öğrenilmediğidir. En büyük tecrübe de, hata yaparak yol alındığıdır.

AFGAN ÇOCUKLARLA BACAĞIMI ŞARJ ETTİK

İnsanlarla ilk karşılaşma anını, size bakışlarını yorumlayabilir misiniz?

- O, kendinize nasıl baktığınızla ilgili bir şey. Ben insanların birbirlerini sezgileriyle ve içgüdüleriyle karşıladıklarını düşünüyorum. Bilim ve buluşlar dünyasını izleyince kültürel olarak yaratılmaya çalışılan insan imajından kurtuluyorsunuz. Mesela koku! Japonlar süt içmez, başka bir ülkede süt içen insanların kokusunu alan Japonlar’ın rahatsızlık duyduğunu biliyor muydunuz? O yüzden ben insanların sezgileriyle davrandığına ve insanlarda kendi yansımanızı yarattığınıza inanıyorum.

İdeolojik olarak anlattıklarınız doğru ama bedensel olarak zorlayıcı bir süreç söz konusu. Burada engelliler için yollar, binalar, insanlar bile sorunken siz mülteci kamplarında zor koşullarda nasıl çalıştınız?

- Eğer çaresizliği, engelleri, bir düşünceyi, herhangi bir şeyi aşmaktan bahsediyorsak... Ben insan hakları alanındaki çalışmalarımın bireysel çözümler bulmamda çok yardımcı olduğunu gördüm. Başka birinin acısını ya da yarasını sararken, kendiniz için mutlaka bir şey buluyorsunuz. İnsanların mücadelesinin içinde var olduğunuzda, bir başkasının derdine deva olmayı seçtiğinizde sorunlarınız inanın küçülüyor. Mesela en zor ama en güzel anılarımdan birini Afgan mültecileriyle yaşadım. Elektriği olmayan bir yerleşim biriminde iki aşirete barış sağlamışız, tabii bacağım elektrikle şarj oluyor, birden kasılıp kaldı. Çocuklar eski radyolardan parçalar bulup, rüzgargülü yaptılar. Zihni sinir aletiyle güle oynaya bacağımı şarj ettik. Bana, kelebek anlamına gelen şapalak diyorlardı. Demem o ki, insanlara samimi yaklaştığınızda zorluklar aşılıyor. Evet, kolay değil. Bu konuyu fazla süslemeye, Pollyannacılık yapmaya gerek yok. Yaşam zaten çok zor ama içe kapanarak sorunları büyütmenin de bir anlamı yok. Başkalarının sorunlarına kapımızı kapattığımızda, kendi çözümlerimizi bulamayacağımıza inanıyorum. Gözaltındaki insanlardan çocuk işçi kamplarına, işkence görmüş insanlardan Haiti’deki depreme kadar gördüğüm tüm felaketlerin içinde taşlara takılmadan nasıl yol alınabileceğinin dersini aldım. El ele öğreniyorsunuz.

Görüyorum ki iki ayağınız yere çok sağlam basıyor. Yaşamınızdaki en önemli iki şeyi seçin desem?

- Bir bacağım insan haklarında, öteki sanatta duruyor derim. Bence sanat, insanların bir ifade özgürlüğüdür. Bu bağlamda insanlık anıtının yıkılması kadar utanç verici bir şey göremiyorum. Yazıdan, mizahtan, heykelden, belgeselden, sinemadan uzaklaşırsam yaşayamam diye düşünüyorum. Hayvan hakları konusunda tamamen gönüllüyüm, her türlü projede seve seve görev alabilirim.

POLİTİKACI OLMAK GİBİ BİR RÜYAM YOKTU

Peki neden politika? Bütün bu değerleri korumak için mi böylesine bir faaliyetin içine girdiniz?

- Dünya genelinde birçok yerde çözüm arayışında yer aldım. Afganistan, Cezayir, Sahra, Mısır, Suriye, Yemen, Irak, Haiti gibi bölgelerde insani yardım görevlisi ve Orta Avrupa’da sözcü olarak çalıştım. Türkiye’de çok kritik bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Kültürel değerlerimize bir kez daha bakmamız gerekiyor. Böylesine sürpriz bir teklif aldığımda, pişman olmamak ve belki de ülkeme tecrübelerimle faydalı olabilmek amacıyla politikaya girdim. Yoksa politikacı olmak gibi bir rüyam ya da stratejik planım yoktu. İnsan haklarının Türkiye’de sıkıştığı bir noktada, çocuk, kadın ve aile haklarından engelli ve yaşlı haklarına kadar uzanan geniş bir alanda çalışmaya devam edeceğim.

Şafak Pavey’in bir günü nasıl geçiyor?

- Haftanın üç günü Meclis’e gidiyorum. Komisyon çalışmaları ağır olduğu zamanlarda tempo değişiyor, geceleri de çalışıyoruz. Bu nedenle Ankara’ya taşındım. Zaten leylek gibi devamlı havadayım. Düzenli bir şekilde yemek yiyemiyorum, yaşam bana ne gösteriyorsa öyle yaşıyorum. Rutin olarak yaptığım tek şey, genel kurul toplantıları.

Anneniz sabahları “Aman evladım kahvaltını yap” diye peşinizden koşmuyor mu?

- Annemle çok zor görüşüyoruz. 1,5 aydır daha dün buluştuk.

Ya arkadaşlarınız, onlarla görüşemiyor musunuz?

- Çok arkadaşım var ama şimdilerde hiç görüşemiyorum. 24 saat bana yetmiyor. Dünyanın her yerinden, Kenya’dan bile arkadaşlarım gelir, bende kalır. Dediğim gibi şu sıralar zaman bulamıyorum. Bütün bu tempoya bir de yeni çıkan kitabım ve tanıtımı eklendi: “Mehdi’yi Beklerken”...

Bakım yaptırabiliyor musunuz?

- Bir tek hamama gidebiliyorum, orada yaşamdan kaçıp arınabiliyor ve dinlenebiliyorum. Protez bakımı da var, beynin programdan geçmesi ve teknik bakıma girmesi gerekiyor. Yıllık bakımım geldi diye dalga geçiyorum.

13 Numaralı Peron

Şafak Pavey, 1996 yılında, Zürih’te bir tren istasyonunda geçirdiği kaza sonucu engelli dünyasıyla tanışır. Kaza sırasında paramparça olan sol kol ve bacağına müdahaleye gelen doktora ilk sorusu “Kurtarabilir misin?” olur. Aldığı olumsuz yanıt karşısında, “Öyleyse kalanları kurtarmalısın, annem çok üzülür” der. Önce sol elin yüzük parmağından çıkan alyansı, sonra ‘iyi günde, kötü günde vaadini’ çekmeceye koyar. Cesareti, sabrı ve sıra dışı duruşu Zürih Üniversite Hastanesi’nde tez konusu olur. Pavey, annesinin bir gün sonra öğrendiği bu korkunç kaza ve yeni yaşama hazırlanışının öyküsünü, “13 Numaralı Peron” adlı kitabında kaleme aldı.

LAKABI MARLENE DIETRICH

Şafak Pavey için “Fazla özgürdü” diyor annesi Ayşe Önal, “Çocukluğunda kendi kendine tiyatroya yazılır, şiir yarışmasında ödüller kazanırdı.” Annesi ne derse tersini yapmış, yaptıklarını annesi hep en son duymuş. Üniversite yıllarında tercümanlık yaparak yaşamını kazanmış, ailesine bakmış, kendi kendisinin sponsoru olmuş. Okulda güzelliğiyle arkadaşlarını büyüleyince, Marlene Dietrich diye lakap takılmış ona. O korkunç tren kazası sonrası yaşam denge çizgisini yeniden bulmak için ayağa kalkmış. Ailesini de kaldırmış. Doktorlar protez kullanma süresi iki yıl demiş, altı ayda koşmayı denemiş. Protezi takılır takılmaz Almanya’daki hastaneden kaçmış, New York’a uçmuş. Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi master’ını bittirdiğinde, Birleşmiş Milletler sınavlarına girmiş. Sınavda kağıt kaydıkça, sağ kolunun dirseğiyle hem tutmuş hem yazmış. Sınavlar çok uzun ve zormuş ama o hep kazanan olmuş.

Hürriyet