Hemen her toplumda engelli insanların varlığı her zaman bir sorun olmuştur. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yaşadığı dönemde de belli oranda engelliler yaşamıştır. Cahiliye döneminde sosyal statüsü çok düşük olan fakirler, engelliler, köleler ve yetimler hakir görülmekte, aşağılanmakta ve dolayısıyla toplumdan dışlanmaktaydı. Toplum, aslında korunmaya muhtaç olanlara henüz değer verecek kıvama getirilmemişti. Dolayısıyla başta engelliler olmak üzere dezavantajlı sosyal gruplar, toplumun ikinci ve üçüncü sınıf vatandaşları olarak kabul edilmekteydi. Cehalet döneminin asosyal alışkanlıkları özellikle gayrimüslimler tarafından bazen inatla ve ısrarla devam ettirilmek isteniyordu.

Mesela gayrimüslim zengin ve aristokrat kesimin, Hz. Peygamber (a.s.m.) ile görüşmek istediği zaman değişik engelleri olan özürlü insanlardan herhangi bir ferdin o mecliste yer almasına tahammülleri yoktu. Mekke döneminde kendi kontrolleri altında olan ve eziyet ettikleri engellilerin Müslüman olup Hz. Peygamber’e (a.s.m.) çok yakın olmaları ve Müslümanlarca itibar görmeleri, birçok aristokrat zengin müşriki rahatsız etmişti. Bundan dolayı bazı gayrimüslim kanaat liderleri, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) “alt tabakalara” mensup kimselerden uzak durması şartıyla İslam’ı kabul etmeyi düşünebileceklerini bildirmişlerdi.

Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) sosyo-ekonomik ve bedensel yönden zayıf olanların yanında yer alması gerektiği noktasında vahiy yollarıyla her zaman uyarılmaktaydı. Mesela aşağıdaki ayetin bu tür sosyal olaylar üzerine nazil olduğu rivayet edilmektedir: “O halde, Rablerinin rızasını isteyerek, sabah akşam O’na yalvaranları(n hiç birini) yanından kovma. Sen onlardan hiçbir şekilde sorumlu değilsin (tıpkı onların da hiçbir şekilde senden sorumlu olmadıkları gibi). Bundan dolayı onları (dezavantajlı sosyal grupları) kovma hakkına sahip değilsin, yoksa zalimlerden olurdun (ki onları kovup da zalimlerden olmayasın.)” (En’am; 6/52)

İstekleri geri çevrilmeyenler

Sosyal hayatta herkesin eşit haklara sahip olduğunu belirten ve üstünlüğün sadece iman ve takvada olduğu mesajını veren Hz. Peygamber (a.s.m.) hem maddî, hem de bedenen zayıf kişilerin yanında yer almış ve onlara insanca muamelede bulunmuştur. Onları iman ve takvalarından dolayı övmüş, değer vermiş ve üstün görmüştür. Örneğin bir hadiste Hz. Peygamber bu durumu şöyle anlatır: “Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri (dezavantajlı bir sosyal kesim olduğu) için kimsenin önemsemediği ve fakat şöyle olacak diye yemin etseler, isteklerini Allah’ın gerçekleştireceği kimselerdir.”

İslam dini, toplumun en zayıf halkası olan engelliler ve yoksulların sosyal koruma kapsamına alınmasını emrederken bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen en son Peygamber de örnek tutum ve davranışlarıyla bu emirleri değişik sosyal pedagojik yöntemlerle canügönülden hayata geçiriyordu. Böylece Peygamberimizin (a.s.m.) döneminde “özürlü dostu” çağın tesisine yönelik bütün temeller atılmış oldu.

Ancak bireysel yönüyle Hz. Peygamber’in (a.s.m.) fıtrî ve vicdanî duygularının en ileri derecede sosyal olması, vahiy ile başlamaz. O, peygamber olmadan önce de bütün muhtaç insanlara karşı çok merhametli ve yardımseverdi. Nitekim Hz. Hatice, vahyin ilk gelişinden sonra yatağına titreyerek giren Hz. Peygamber’i (a.s.m.) teselli ve teskin etmek maksadıyla kocasında var olan sosyal bilinç düzeyini ön plana çıkararak, Hz. Peygamber’in toplum hayatındaki etkin rolünü göstermiştir. “Korkma! Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni utandırmaz, mahzun etmez. Çünkü sen akrabana bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, işini görmekten aciz olanların (bakıma muhtaçların) ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırır, misafiri ağırlarsın, hak yolunda ortaya çıkan olaylarda halka yardım edersin.”
Engellileri topluma kazandırırdı.

Hz. Peygamber (a.s.m.) döneminde engellilere karşı sosyal farkındalık ve ilgi seviyesi gelişme halindeydi ve bazen de toplumsal kaynaşma sürecini hızlandırmak gerekiyordu. Çünkü bazı bedensel engelli Müslümanlar, kendilerini şu veya bu sebepten dolayı halen dışlanmış hissediyorlardı. Mesela bunlardan birisi de daha çok çölde yaşamayı tercih eden sahabi Hz. Zahir İbn-i Haram idi. Doğuştan gelen bazı bedenî kusurları sebebiyle toplum içinde pek görünmek istemezdi Hz. Zahir. Topluma karışmak mecburiyetinde kaldığı vakitlerde “Herkes bana bakıyor” kompleksiyle ezilirdi. Güzel ve utangaç huylu Hz. Zahir’in bu psikolojik problemini aslında Hz. Peygamber (a.s.m.) bilmekteydi.

Peygamberimiz (a.s.m.) onunla sürekli iletişim hâlinde olmayı düşünüyordu. Doğrusu Hz. Zahir de bundan fevkalade memnun oluyordu. Peygamberimizin sevgisini kazanmış olmak, ona bütün problemlerini unutturuyordu. Hz. Muhammed (a.s.m.), Zahir’e çölden bazı bitki ve otlar toplayıp, bu siparişlerini de Medine pazarına getirmesini söylerdi.

Peygamberimizin bunlara ihtiyacı olduğundan dolayı mıdır, Zahir’i topluma kazandırmak için midir veya toplanan bitkileri onun adına pazarda satıp kendisinin ekonomik yönden bağımsız olmasını sağlamak için midir, bilinmez. Ancak Zahir, denilenleri harfiyen yapardı. Belki de Peygamberimiz bu yolla onu bütünüyle topluma kazandırmayı ve onu maddî-manevî yönden rehabilite etmeyi düşünüyordu.

İslam Peygamberi, ona pazardaki alışverişlerde ayrıca yardımcı olurdu. Bundan dolayı Hz. Peygamber, “Zahir bizim çölümüzdür, biz de onun şehriyiz” diyerek, ona sürekli iltifatlarda bulunur ve onu rahatlatmak için buna benzer tatlı ve kaynaştırıcı sözler sarf ederdi.

Bir gün Hz. Zahir, alışveriş yapmak için, en kalabalık olduğu saatte Medine çarşısına gelmiş ve Peygamberimizi (a.s.m.) tenha bir köşede beklemekteydi. Zahir’i uzaktan gören Hz. Peygamber, ona sessizce arkasından sokuldu ve elleriyle Hz. Zahir’in gözlerini yumarak, kendisine doğru çekti ve onu sımsıkı kucakladı. Korkusundan önce, “Sen kimsin? Beni bırak!” diye bağıran Hz. Zahir’in burnuna güzel kokular gelmeye başlayınca vücuduyla Hz. Peygambere (a.s.m.) iyice yaslandı. Peygamberlerinin o güne kadar hiç kimseye bu denli mesafesiz davranmadığını bilen etraftaki insanlar, hayretten büyüyen gözleriyle bu ilginç manzarayı seyrettiler. Kâinatın Efendisi, tebessüm ederek yüksek sesle haykırdı: “Bir kölem var. Satıyorum. Onu benden kim alır?”

Hz. Zahir, bir yandan yaşadığı sürpriz iltifatın şokuyla, diğer yandan ise ömrü boyunca bütün bilincini doldurmuş olan o kompleksin etkisiyle, Peygamberimizin (a.s.m) şakasına biraz hüzün karışımı bir şakayla şu açıklamayı yaptı: “Yemin olsun ki ey Allah’ın Elçisi, beş para etmez bir sakat köleyi satmaya çalışıyorsun.”

İşte Hz. Muhammed (a.s.m.), Hz. Zahir’i bütün yönleriyle rehabilite edebilmenin bir fırsatını daha yakalamıştı. Ümmetinin engelli olsun veya olmasın bütün fertlerini içtenlikle seven son Peygamber, herkesin içinde ancak sıkıla sıkıla dolaşabilen Hz. Zahir’e ulu orta öyle bir manevî terapi uygulayacaktır ki, o andan itibaren Hz. Zahir, hiç kimse karşısında en küçük bir sıkıntı hissetmeden, rahat ve başı dik olarak yaşayabilecekti. Allah’ın Resulü, mizahı sadece saf gerçeğe dönüştürmek maksadıyla o anda şakayı kesti ve birden ciddileşiverdi.

Hz. Zahir’i göstererek ve kendilerini sarmış olan kalabalığa seslenerek, şöyle dedi: “Hayır, ya Zahir, and olsun ki Allah ve Allah’ın Resulü katında senin değerin paha biçilmez! Bunun için biz de seni seviyoruz.”

Şakada aşırıya kaçmayan, ölçüyü ve itidali her zaman koruyan Peygamberimizin sosyal ve manevî mesajı bugünümüzün insanlığına da geçerlidir. Peygamberimizin etrafındaki Müslümanlar, özürlülerle olan beşerî münasebetlerini bu gibi ibret verici sosyal olaylardan sonra yeniden gözden geçirme fırsatı buldu ve Hz. Zahir de bu jestlerin tesiriyle öz güvenine kavuşmuş oldu.

Engellilerin de toplumda eşit şartlar içinde yer alabilecekleri, sevilip sayıldıkları bir sosyal hayatın temeli böylece atılmış oldu. İslam toplumlarında yaşayan özürlülerin her bakımdan saygın ve avantajlı bir konuma gelmelerini sağlayan o yüce Peygamber’in (a.s.m.) şefkatli ve insanî davranışları, aslında bütün dünya insanları için bir örnektir.
Özürlülerle ilgilenmek, onları sevmekten geçer. Peygamberimiz de korumaya muhtaç insanları sevdiği için, onlarla Allah rızası için ilgilendi ve bizlerin de ilgilenmesini teşvik etti. Üstelik bu ilgilenmenin, Allah katında karşılıksız kalmayacağını da müjdeledi.

Bir keresinde Hz. Peygamber, doğan her gün için sadaka verilmesi gereğinden söz etti. Sahabe, kendilerinin bu kadar mal varlıklarının bulunmadığını hatırlatınca Peygamberimiz, sadakanın birçok çeşidinin bulunduğunu belirtti. Maddî içeriği olmayan sosyal dayanışmaya vurgu yaparak, özürlülerin de içinde bulunduğu dezavantajlı sosyal gruplara Allah rızası için destekte ve iyilikte bulunmanın manevî faydalarından bahsetti. Peygamberimiz bu bağlamda bizlere şunları hatırlattı:

“Âmâya (görme özürlüye) rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, ihtiyacı olanın hacetini tedarik etmesi için bildiğin yere delalet etmen, derman arayan dertliye yardım için koşuşturman, koluna girip güçsüze (bakıma muhtaç olana) yardım etmen, konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir.”
Kaynak: Ali Seyyar, Yıldızlar Engel Tanımaz – Bedensel Özürlü Sahabilerin Hayatı, Rağbet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2011.
Peygamber vekili engelli sahabe

Hz. Peygamber, bütün engelli grupları, toplum hayatının vazgeçilmez birer fertleri olarak görmekteydi. Bir keresinde Kureyş’in ileri gelenlerine İslam’ı anlatırken görme engelli sahabi Hz. Abdullah b. Ümmi Mektûm, kendine özel olarak tahsis edilen bir refakatçiyle yanına gelerek, her zamanki gibi Hz. Peygamber’den ilgi beklemişti. Peygamberimiz (a.s.m.) önemli misafirleriyle meşgul olduğu halde sesli bir tonla “Ya Resulallah, bana Kur’an okut! Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret!” diyen ve talebini ısrarla tekrarlayan Hz. Abdullah’ın bu tutumu üzerine Hz. Peygamber, sükûtunu korumakla birlikte ona bu tavrından dolayı bu sefer yakın ilgi göstermek yerine yüzünü ondan çevirmişti. Hz. Peygamber, gayrimüslim bir gruba İslam’ı anlatıyordu ve misafirlerin belki de nasihate daha çok ihtiyacı vardı. Hz. Peygamber’in tek derdi, onları Müslüman yapmaktı. Bundan dolayı Resulullah, Hz. Abdullah’a aldırmayıp yüzünü buruşturup döndü; sözünün kesilmesini istemedi ve misafirlerle sohbet etmeye devam etti.

Ne var ki, bir özürlüye karşı sergilenen bu mesafeli tutum, Cenab-ı Hak tarafından makbul görülmedi. Cenabı Hak, “Habibim” dediği Resulüne bundan dolayı ihtar etmeyi bile gerekli gördü. Sohbet gerçi biraz daha devam etti ancak tam sözünü bitirip kalkacağı sırada Allah’ın Resulü’ne bir ilahî ikaz geldi:

“Yanına âmâ (görme özürlü) geldi diye, yüzünü ekşitip döndü. Nereden bileceksin, belki de o, günahlarından arınacaktı. Yahut o, öğüt alacak ve o öğüt, kendisine fayda verecekti. Öğüde ihtiyaç duymayan kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun (onu kurtarmaya özeniyorsun). Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mesul değilsin (Onun Müslüman olmayıp temizlenmemesinden sana ne?). Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun (Sen ondan yüz çevirip başkası ile oyalanıyorsun). Sakın! (Bir daha öyle yapma!)” (Abese Sûresi; 80: 1-10)

Allah’ın Elçisi’nin, yüzünü, kör ve fakir sayılan kişiden öteye çevirmesi ve gelen misafirlerle ilgilenmesi, Hz. İbn-i Ümmü Mektûm’un duygularının incinmesine sebebiyet vermişti. Bunun için Allah’ın Resulü, aldığı ilahî ikazın etkisiyle çok geçmeden onun gönlünü aldı ve ona istediği gibi Kur’an’ı anlattı.

Bundan böyle Hz. İbn-i Ümmü Mektûm ve diğer engelli sahabiler hiçbir surette dışlanmadıkları gibi, Peygamberimizin hep en yakınında görüleceklerdi. Bu hadiseden sonra Resulullah, özellikle engelli sahabilere ve tabiî ki Hz. İbn-i Ümmü Mektûm’a daha çok iltifatta ve ikramda bulunmuştur.

Ne zaman onu görse, hem espri olması, hem de o hadiseyi hatırlatması babında “Ey Rabbimin beni ikazına sebep olan kardeşim, merhaba!” diye onun gönlünü alırdı. Hz. Peygamber, bununla da yetinmeyerek, Hz. Abdullah b. Ümmi Mektûm’u, Mescid-i Nebevî’de müezzin olarak görevlendirdiği gibi çeşitli zamanlarda Medine dışına çıkıldığında 13 defa Medine’de kendi yerine vekil bırakmış, namazları Hz. İbn-i Ümmü Mektûm kıldırmıştır.