Like Tree20Beğeni

Konu: Ekmek ve Şeker kullanımının ŞİZOFRENİ hastalığına etkileri.

  1. #1
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu

    Thumbs up Ekmek ve Şeker kullanımının ŞİZOFRENİ hastalığına etkileri.

    Sponsor Bağlantılar


    Selamlar arkadaşlar,

    Başlıkla ilgili iki haberi aşağı yağıştırıyorum. Ama benim durumumu açıklamak lazım gelirse: Kasım 2015 ayından itibaren Karatay Diyeti ile yaklaşık on kilo verdim.
    Konuyu benzer rahatsızlığa sahip arkadaşların da araştırmasını öneririm.

    Saygılar..

    Gazoz Agacı, Edizabi34 ve svg.42 bunu beğendi.

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  2. #2
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    [COLOR="#0000FF"]Beyaz ekmeğin ve beyaz undan yapılan gıdaların
    sağlıksız olduğunu herkes biliyor. Peki tam buğday
    ekmeği sağlıklı mı?
    William Davis'in Buğday Göbeği
    isimli kitabından sonra bu tartışma daha da kızıştı.

    Ama söylemem gerekir ki tam buğday ekmeği
    sandığınız gibi çok sağlıklı veya kalp dostu değil. Yeni
    yapılan araştırmalar beyaz ekmeğin yanı sıra tam
    buğday ekmeği ve ununun da sağlığınıza zarar
    verebileceğini gösteriyor

    İşte tam buğday ekmeğinin sağlığınıza zararları. Burada tam buğda hakkında yazdığım her
    şey rafine buğday için de geçerli:


    1)Tam buğdayglutenledoludur
    Gluten, buğday ve çavdar veya arpa gibi tahıllarda bulunan temel protein. Adı “glue”
    (İngilizce yapıştırıcı) kelimesinden geliyor. Çünkü yapışkan bir yapısı var.
    Hamura elastik ve yapışkan yapısını veren gluten. Eğer ıslak bir hamuru elinize aldıysanız ne
    demek istediğimi anlamışsınızdır.
    Ama sorun şu ki bir sürü insan gluteni tam olarak sindiremiyor.
    Bağışıklık sistemi gluteni sindirim sisteminde görüyor ve yabancı maddelerin saldırdığını
    sanarak, karşı saldırıya geçiyor. Ve saldırı sadece glutene karşı değil, sindirim duvarına karşı
    da yapılıyor.
    Bu toplumun %1’ini etkileyen çölyak hastalığının genel özelliği.
    Ama ne var ki toplumun çok daha geniş bir kesiminin glutene karşı hassasiyeti olduğunu
    gösteren deliller var. Çölyak hastası değiller ama gluten yedikleri zaman bazı sorunlarla
    karşılaşıyorlar.
    Bazı araştırmalar, çölyak hastası olmayan kişilerde de glutenin sindirim duvarını zedelediğini
    ve acı, anemi, şişme, yorguluk ve başka belirtilere neden olduğunu gösteriyor.
    Ayrıca gluten, sindirim duvarını zedeleyip daha geçirgen hale gelmesine ve böylece tam
    sindirilmemiş besinlerin sindirim sisteminden dolaşım sistemine sızmasına neden olabilir.
    Ama önemle belirtmek gerekir ki her insanın buğdaya karşı hassas değil. Bazı kişiler sorun
    yaşamadan buğday yiyebiliyorlar. Glutene karşı hassasiyetiniz olup olmadığını anlamanın en
    iyi yolu, 30 gün boyunca glutenli gıdaları tamamen kesmek ve kendinizi nasıl hissettiğinizi
    takip etmek. Eğer çok daha iyi hissediyorsanız büyük ihtimal glutene karşı bir hassasiyetiniz
    var demektir.


    2)Tam buğdaykan şekeriniçokhızlıbir şekildeyükseltir
    Beyaz ekmek gibi rafine buğday ürünleri çok hızlı bir şekilde
    sindirilir ve bu yüzden kan şekerini de çok hızlı bir şekilde
    yükseltir. Buna cevap olarak vücudunuz yüksek miktarda
    insulin salgılar ve sonuç olarak kan şekeri bir anda çok hızlı bir
    şekilde düşer ve böylece karnınız acıkır ve tekrar bir şeyler
    yemek istersiniz.
    Tam buğday unundan yapılan gıdalar daha fazla lif içerdiği için kan şekerini daha yavaş
    arttıracağı düşünülür.
    Ama tam buğday ürünleri de her zaman istediğiniz gibi değildir. Genel olarak çok ufak parçalı
    un haline getirilirler ve bu da hızlı bir şekilde sindirilip, kan şekerini çok hızlı arttırır.
    Glisemik indeks, bir gıdanın kan şekerini ne kadar hızlı
    yükselttiğini ifade eder. Ortalama bir tam buğday ekmeğinin
    glisemik indeksi 71’dir ve bu da beyaz ekmekle aynı.
    Yüksek glisemik indeksli gıdaları çok fazla tüketmek obezite,
    şeker hastalığı, kalp hastalığı ve kanserle bağlantılı.
    Yüksek kan şekeri, şeker proteinle reaksiyona girince de
    komplikasyonlara neden oluyor. Bu duruma glikasyon deniyor
    ve yaşlanmanın en önemli nedenlerinden biri.


    3)Tam buğdayvücuttanbesinleriçalan maddeleri içeriyor
    Kalori başına hesaplarsak, buğday aslında sebzeler veya
    hayvansal gıdalar kadar besleyici değil. Ve işin kötü yanı,
    vücuttan besinleri çalan bazı maddeleri de içeriyor.
    Buğdayın içinde bulunan ve fitik asit adı verilen bir
    madde kalsiyum, çinko, demir ve magnezyum gibi
    minerallere bağlanıp onların absorbe edilmesine engel olabilir. İşin kötü yanı, tam
    buğday, rafine buğdaya göre daha fazla fitik asit içeriyor.
    Buğday bütün gerekli amino asitleri içermediği için iyi bir protein kaynağı
    sayılamaz.
    Glutene karşı hassasiyeti olan kişilerde, sindirim duvarları zedelenebileceği için, tüm
    besinlerin absorbe edilmesini de engelleyebilir.
    Bir araştırmaya göre buğday lifi, insanların D vitamini depolarını %30 daha hızlı
    harcamalarına neden oluyor ve D vitamini eksikliği riskini arttırıyor.


    4)Tam buğday tüketimi çeşitli beyin hastalıklarıyla bağlantılı
    Araştırmalar, buğday tüketiminin bazı çok ciddi beyin hastalıklarıyla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Gluten ve Serebellar Ataksi Serebellar ataksi,
    beyincikteki lezyonlar yüzünden motor fonksiyonlarının bozulmasıdır. Bu hastalığın bir çeşidi gluten tüketimi yüzünden oluşabilir veya daha kötüleşebilir. Buna gluten ataksi denir. Birden fazla araştırma gluten, gluten hassasiyeti ve serebellar ataksi arasında bağlantı olduğunu ve kontrollü bir araştırma ise, gluten yemeye son verince bu hastalarda gelişme olduğunu gösteriyor.
    Gluten ve Şizofreni Şizofreni
    toplumun %0,3¬0,7 kadarını hayatlarının belli bir döneminde etkileyen çok ciddi bir akıl hastalığı. Çölyak hastalığı, gluten hassasiyeti ve şizofreni arasında çok güçlü bir istatistiki bağlantı var.
    Birçok şizofreni hastasının kanında glutene karşı antibadiler bulunuyor. Ve yine bir kontrollü araştırmaya göre bazı şizofreni hastaları gluten yemeyi bırakınca önemli gelişmeler görüyor.
    Başka beyin hastalıkları Çölyak hastalığı ve gluten hassasiyetiyle bağlantısı olan diğer hastalıklar otizm ve epilepsi.
    Tabi ki buğday veya gluten bu hastalıklara neden olur demiyorum. Söylemek istediğim delillerin, bazı insanlarda glutenin bu hastalıkların oluşmasında pay sahibi olduğunu gösterdiği. Bu durum mutlaka daha fazla araştırılmalı ama buğday yemenin herhangi bir avantajı olmadığını düşünürsek, bence güvenli tarafta durmak daha iyi


    5)Tam buğday bağımlılık yaratabilir
    Bazı kişiler buğdayın bağımlılık yarattığına inanıyor. Bu kesinlikle ispatlanmış bir şey değil. Ama bazı gözlemler böyle bir iddianın ortaya atılmasına neden oluyor. Gluten proteinleri test tüpünde parçalandığı zaman opioid reseptörlerini uyaran peptitler ortaya çıkıyor. Opioid reseptörleri beyinde bulunan ve eroin ya da morfin gibi uyuşturucular, veya doğal olarak salgılanan endorfin hormonu tarafından uyarılan reseptörler. Teoriye göre, glutenin parçalanmasıyla oluşan peptitler opioid reseptörlerini sürekli uyararak bağımlılığa neden oluyor. Ama bu noktada, bu iddia sadece teorik. Buğdayın bağımlılık yarattığını gösteren kesin bir delil yok. Ama yine de iddianın akla uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü buğdaylı gıdaları yiyen insanların bazıları bu tür gıdaları sürekli yeme isteği yaşıyor ve bazen yeme krizleri geçirebiliyor.


    6)Tam buğday küçük ve yoğun LDL kolesterolü arttırıyor
    Yüksek LDL kolesterol seviyesinin kalp hastalığıyla bağlantısı bulunuyor. Ama araştırmalar LDL’nin tek bir çeşidinin olmadığını gösteriyor. Görünen o ki LDL molekülünün büyüklüğü oldukça önemli. Daha çok, küçük ve yoğun LDL parçacıklarına (pattern B) sahip olan kişilerin kalp hastalığına yakalanma riskleri daha fazla. Oysa kalp hastalığı riski, daha çok, büyük LDL parçacıklarına (pattern A) sahip olanlarda daha düşük.
    Bir randomize kontrollü çalışmada 36 kilolu erkek iki ayrı gruba bölündü. Birinci gruba tam yulaf ve diğer gruba ise tam buğday yenmesi söylendi. Araştırma 12 hafta sürdü ve araştırma sonunda katılanların kalp krizi riski için önem taşıyan kan değerleri ölçüldü. Yulaf yiyen grupta küçük ve yoğun LDL miktarı ve LDL parçacık numarası (bir başka risk faktörü) azalırken; buğday yiyen grupta toplam LDL %8, LDL parçacık numarası %14,2, ve küçük ve yoğun LDL parçacıkları ise tam %60,4 arttı! Buğday yiyen grupta toplam kolesterol ve trigliserit seviyesi de arttı ama fark istatistiki açıdan önemli değildi. Bu araştırmaya göre buğday, kalp hastalığına yakalanma riskini önemli oranda arttırıyor. Ve unutmayın ki burada rafine buğdaydan değil, sağlıklı olduğu sanılan “tam buğdaydan” bahsediyorum.

    Sonuç olarak Beslenme uzmanlarının bize sürekli rafine buğday yerine “tam buğday” tüketmemizi söylediklerini duyuyoruz ama bu bence kesinlikle yanlış.


    http://www.bodytr.com/2015/02/tam-bu...glikli-mi.html
    svg.42 ve Gazoz Agacı bunu beğendi.

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  3. #3
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    Psikiyatrik bozukluğa neden
    olabilir!

    Türk bilim adamlarınca yürütülen çalışmada, uzun süre kullanım sonucunda
    fruktozun, beyinde iltihaplanmaya yol açarak, şizofreni hastalığına benzer psikiyatrik
    bozukluklara neden olduğu tespit edildi.

    İstanbul Bilim Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, AA
    muhabirine yaptığı açıklamada, 2010 yılından bu yana fareler üzerinde "fruktoz" ve "rafine şeker"in
    etkileri üzerine yürüttükleri çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim
    Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Aktuğ, Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dilek Taşkıran
    ve Ödemiş Devlet Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Hüseyin Serdar Akseki'nin görev aldığını söyledi.

    Deneysel sıçanlarda yaklaşık 2 ay boyunca fruktoz kullandıklarını belirten Erbaş, sekiz ha°alık dönem
    sonunda sıçanların gösterdiği davranışları incelediklerini kaydetti.
    Yüksek miktarda fruktoz alan hayvanların davranışlarındaki değişim hakkında bilgi veren Erbaş,
    "Çalışmamızda rafine yani endüstriyel şekerlerin uzun dönem kullanımının vücutta iltihaba neden
    olduğunu ve bu iltihabın beyinde şiddetli değişikliklere, şizofreni hastalığına benzer bulgulara sebep
    olduğunu saptadık" diye konuştu.
    Deneysel sıçanların sergilediği davranışın "hastalık davranışı" olarak adlandırılan terimle açıklayan

    Erbaş, şunları kaydetti:
    "Bir insan, örneğin farenjit gibi iltihabi hastalık olduğunda hastalık davranışı gelişir. Davranışları ve
    uyku düzeni bozulur. Daha çok uyur veya iştahı kesilir. Yüksek dozda fruktoz verilen sıçanlarda da
    hastalık davranışına benzer biçimde davranış değişiklikleri saptadık. Fruktoz kullanımı sonucunda
    sıçanların beyninde, karaciğer ve bağırsağında meydana gelen iltihaptan daha fazla iltihap oluştuğunu
    gördük.
    Rafine şeker kullanıldığında vücudun neredeyse tamamında iltihap oluşmakta ve bundan da
    en çok etkilenen organ karaciğer ve beyin olmaktadır. İşte bu iltihaba bağlı olarak gelişen birçok faktör sinir hücrelerinde değişikliklere hatta sinir hücresinin bozulmasına ve buna bağlı olarak şizofreni benzeri hastalığa neden olmaktadır."
    Yaptıkları araştırmalarda sıçanların beyninde şizofreni hastalığında olduğu gibi değişiklikler
    gözlemlediklerini ve davranışlarının değiştiğini vurgulayan Erbaş, "Yüksek fruktoz diyeti alan
    hayvanlarda karaciğer yağlanması olduğunu ve yaptığımız psikiyatrik testlerde de aynı şizofrenik
    hastalarına benzer bulguların olduğunu tespit ettik" ifadesini kullandı.
    Fruktoz ve rafine şekerin şizofreniye benzer bulgulara neden olduğunu deneysel olarak dünyada ilk kez kendilerinin tespit ettiğini aktaran Erbaş, çalışmalarının sonucunu uluslararası prestijli bir dergi olan
    "Metabolic Brain Disease"de yayımladıklarını belirtti.
    Psikiyatrik bozukluğa neden olabilir! - Milliyet Haber
    Gazoz Agacı ve svg.42 bunu beğendi.

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  4. #4
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    Normal şartlarda hem kilo hem şizofreni hem de sigara bağımlılığıyla mücadele eden biri olarak KARATAY DİYETİ, bir taşla iki kuşu vurmamı sağladı. Henüz son darbeyi indirmedim ama elim daha bir güçlü şimdi.
    Karatay beslenme tarzıyla kilo sorunum nedeniyle tanıştım; yakın zamanda bu beslenme alışkanlığının psikiyatrik rahatsızlıklara iyi geldiğini de öğrendim.
    İlgilenenler için Canan Hocanın dört saat süren bir program videosunu da aşağı yapıştırıyorum.


    Gazoz Agacı ve svg.42 bunu beğendi.

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  5. #5
    Kategori Yöneticisi
    Gazoz Agacı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2012
    Şehir
    İstanbul
    Mesajlar
    8,982
    Blog Mesajları
    452
    Bahsedilme
    21 Gönderi
    Etiketleme
    8 Konu


    Bir insan, örneğin farenjit gibi iltihabi hastalık olduğunda hastalık davranışı gelişir. Davranışları ve uyku düzeni bozulur. Daha çok uyur veya iştahı kesilir. Yüksek dozda fruktoz verilen sıçanlarda da hastalık davranışına benzer biçimde davranış değişiklikleri saptadık. Fruktoz kullanımı sonucunda sıçanların beyninde, karaciğer ve bağırsağında meydana gelen iltihaptan daha fazla iltihap oluştuğunu gördük.

    Rafine şeker kullanıldığında vücudun neredeyse tamamında iltihap oluşmakta ve bundan da en çok etkilenen organ karaciğer ve beyin olmaktadır. İşte bu iltihaba bağlı olarak gelişen birçok faktör sinir hücrelerinde değişikliklere hatta sinir hücresinin bozulmasına ve buna bağlı olarak şizofreni benzeri hastalığa neden olmaktadır.


    Kısaca ne yapıyoruz o zaman?

    Hayatımızdan 3 beyazı çıkarıyoruz şeker, tuz ve un Sofralarımızda bize en lezzetli gelen yiyecekler aslında sağlığımıza en çok zarar verenlerdir ilkesine uyarak
    unuttum.29 ve svg.42 bunu beğendi.

  6. #6
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    Yüksek yağlı beslenme, şizofreni için başarılı bir tedavi olabilir


    Genellikle güçlü antipsikotik ilaçlarla kontrol edilen şizofreni, ciddi ve kronik bir ruhsal durumdur. Ancak yeni araştırmalar, yüksek yağlı beslenme ile tedavi edilebileceğini öne sürmektedir.
    Bilindiği adıyla ketojenik beslenme, epilepsiyi kontrol altına almak için çoktan beridir kullanılmaktadır ve Avusturalya’daki James Cook Üniversitesi araştırmacıları, bu beslenmenin şizofreni için de aynı etkiyi gösterebileceğini düşünmektedirler.

    Bir çok diyette olduğu gibi, bu durum tamamen, glukoza (kan şekerine) dönen karbonhidratlarla ilgilidir. Glukoz, beyinde şizofrenik ataklara sebep olan yolları besliyor gibi görünüyor.

    Ancak yüksek yağlı/düşük karbonhidratlı ketojenik diyeti, vücudu, yağ yıkımının ürünü olan ve keton cisimcikleri olarak bilinen, başka enerji kaynaklarını bulmaya iter. Ketonların şizofreniye sebep olan, hatalı işleyen hücresel enerji yollarını atladığı görülmektedir.



    Araştırmacıların tahminlerine göre, temel olarak örneğin, et, tereyağı, peynir ve somon yiyen bir şizofreni hastasın, tamamıyla yok olmadıysa dahi, belirtilerinin gerilediğini görmelidir.



    Bu beslenme aynı zamanda, antipsikotik ilaçların, kilo alma, kalp sorunları ve tip 2 diyabet gibi, çok kötü yan etkilerine de karşı kıymaktadır.



    Ketojenik diyet, bu zamana kadar sadece laboratuar farelerinde denenmiştir ve araştırmacılar bu beslenmenin işe yaradığından emin olmak için, bir süre daha hayvan çalışmaları ve nihayetinde insan çalışmaları yapmak istemektedirler.



    Çeviri: Beste Ünsal Pınar

    Sağlıklı Yaşıyoruz



    Yüksek yağlı beslenme, şizofreni için başarılı bir tedavi olabilir
    svg.42 bunu beğendi

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  7. #7
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    Her hastalıkta parmağı var: Candida mantarı
    Candida Albicans mantarı, karşılaştığımız hastalıkların çoğunun nedeni olabiliyor. Peki bu mantar ile ilgili neler biliyorsunuz?Candida Albicans mantarı, hayatımız boyunca karşılaştığımız hastalıkların neredeyse tamamının sebebi olabiliyor. Adet düzensizliğinden egzamaya, fazla kilolardan depresyona kadar yüzlerce hastalığı tetikleyici rolü var. En sık başvurulan çare diyet olmakla birlikte çoğu kez tam olarak Candida’dan kurtulmak mümkün olmuyor. Dr. Sinan Akkurt, Candida Albicans mantarını anlattı.

    Candida mantarı bir çeşit maya mantarıdır. Konak hücreye girdiklerinde tomurcuklanır ve çoğalırlar. Hiçbir hastalık oluşturmadan çok sayıda candida mantarı ağız, bağırsak, vajina, üst solunum yolu ve deri florasında bulunur. Yani bu floranın doğal bir üyesidir. Fırsatçı patojendir. Yani bağışıklık sistemi güçsüz düştüğünde, candida bulunduğu durumlarda yüzeysel ve derin mantar enfeksiyonlarına sebep olur. Ağız dışında genelde görülen yerler; vajinit, oniko mikoz yani tırnak mantarı, inter trigo (koltukaltı, meme altı gibi kıvrımlı bölgelerde mantar enfeksiyonu), anüsün çevresinde enfeksiyon, akciğer candida enfeksiyonu diye sayılabilir. Daha ileri durumlarda bağışıklık sistemi iyice zayıflayanlarda endokardit, menenjit, beyin apseleri, piyelonefrit ve sistit oluşturabilir. Yayılma yoluna göre de üveyit, özefajit, karaciğer böbrek hastalarında lösemide ve yaşlılarda candida enfeksiyonu böbrek yetmezliğine sebep olabilir. Bunlar haricinde de bebeklerde gördüğümüz pişik benzeri lezyonlara candida eşlik eder. Pamukçuk en sık görülenlerdir.

    Neden oluşuyor?

    Candida zaten florasında oluşan var olan bir patojendir, mantardır. Maya tipi mantardır. Tek hücrelidir. Ama bir hücre içine girdiği zaman sporlanma dediğimiz çoğalma eğilimine girer. Bizim vücudumuz bu konuda bir denge içindedir aslında. Örneğin bağırsaklarımızın normal florasında da candida örneği bulunmaktadır. Bağırsaklarımızda bizim için faydalı olan bakterilerle beraber yaşar. A, D, E, K gibi bazı vitaminler bağırsaklarda bu bakteriler tarafından üretilirler. Her şeyde olduğu gibi bu bakterilerin de hızlı çoğalması bizim için bir problem teşkil eder. Bu yüzden normal florada bakterilerle candida bir denge halindedir. Hatalı antibiyotik kullanımı, fazla şeker tüketimi, rafine un tüketimi gibi bağırsakta metabolize olan bazı ürünler bağırsaktaki bakteri florasının azalmasına ve candidanın çoğalmasına sebep olur.

    Nasıl anlaşılır?

    Candida’nın bilinen en önemli belirtileri: Ağızda aft, beyaz pamukçuk hali, kadınlarda beyaz peynirimsi akıntı, bağımlılık derecesinde şeker, ekmek, makarna gibi karbonhidratlı yiyecekleri canın çekmesi, karında şişlik, kabızlık, kronik yorgunluk, rehavet, sabah sinirli uyanmak, yorgun kalkmak, hipoglisemi, huzursuzluk, panik atak, genital bölgede kaşıntı, cinsel istekte azalma, kadınlarda idrarda kötü koku, düzensiz ve ağrılı regl, kramplar, el ve ayak tırnaklarda enfeksiyon, eklemlerde ağrılar, idrarda yanmak sızı, iştahsızlık, ankstiyete atakları, ağlama krizi, burun tıkanıklığı, kaşıntı, ayakta ve vücutta geçmeyen koku, geçmeyen egzamalar…

    Hangi diyetler fayda eder?

    Candida’yı besleyen gıdaları tüketmemek en doğrusudur. Özellikle bağırsak florasına iyi gelen diyetler fayda eder. Sağlıklı ve organik beslenme şekilleri faydalıdır. Özellikle alkali beslenme tarzı bağırsak sağlığı açısından faydalı olacaktır. Özellikle nane yağı, rezene, tarçın yağı, sarımsak, karanfil, keklik otu, kekik, aynı safa otlarından yapılan karışım, sindirim ve bağırsak sıkıntılarının önlenmesine yardımcı olur ve candida açısından da destek olur. Özellikle rafine şeker, rafine un, glutenli tahıllardan uzak durmak gerekir. Çok mecbur olmadığı müddetçe gereksiz antibiyotik tüketiminden kaçınılmalıdır. Soya fasulyesi ve soya ürünlerinin tüketiminden de uzak durulmalıdır.


    Nasıl önlenir?

    Vitamin, mineral olarak B, C, E, D vitamini, kalsiyum ve magnezyum destekler. Sarımsak ve elma sirkesi candidanın çoğalmasını engelleyenlerdir. İşlenmemiş doğal deniz tuzları veya himalaya tuzu kullanılabilir. Yine balıkyağı doğru beslenme açısından önemlidir. Hindistan cevizi yağı faydalıdır. Her hastalıkta parmağı var: Candida mantarı - HTHayat
    svg.42 bunu beğendi

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  8. #8
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    Değerli Arkadaşlarım,
    Bu haberi sizler için kolay okunabilirliği için düzenledim. Biraz uzun. Konu mühim, Haber 2011 tarihli.
    Orijinal haline de aşağıdan bakabilirsiniz.
    Dikkatlerinize sunarım.:

    Prof. Ahmet Aydın: Beyaz ekmeği ağzınıza sokmayın
    Ekmek insanların besin ihtiyacının yarısından fazlasını karşılayan bir yiyecek. Kimine göre vazgeçilmez bir besin, bazılarına göre de büyük ölçüde kaçınılması gereken bir besin. Bültenimizin bu sayısında editörümüz Prof. Dr. Ahmet Aydın'layaptığımız söyleşinin konusu ekmek.
    Hocam Artun Ünsal'ın ?Nimet geldi ekine' isimli harika kitabının başında bakın neler yazıyor.
    Ekmeğe "nimet" der Anadolulu. Çünkü ekin, buğday ve ekmek, dünya tarihinde ilk kültür tarımının yapıldığı bölgelerden biri olan Anadolu'da yaşayanların adeta genlerine sinmiştir. Yoksulu da varsılı da, hükmedeni de hükmedileni de doyuran ekmek bir lûtuftur. Tanrılar esip gürleyince onların kızgınlıklarını yatıştırmak için, bol ekin verdiklerinde ise onlara şükür için sunulan adaktır. Bir Musevinin Tanrıya sunduğu ekmek mayasız olmalıdır. Bir Hıristiyan için ekmek İsa'dır. Bir Müslüman için kutsal bir yiyecektir; yere düşünce öpülüp alna götürülecek kadar kutsal. Tür ve pişirme yöntemleri açısından çağlara, ülkelere, bölgelere, yaşayışlara göre farklılık gösteren ekmek, bir kültürel değerdir aynı zamanda. Anadolu tasavvufunda çok önemli bir metafordur. Mevlânâ Divân-ı Kebir'de: "Ey bâtıl ümmet, ekmek için savaşın, ekmeğe koşun..." Ve ekmek, alın terinin hak edilmiş karşılığıdır. Hepimiz biliriz; ekmekler ufalırken, insanlar mutsuzlaşır.
    Evet hocam ekmek üzerine yazılmış bu övücü sözlerden sonra sizin Taş Devri diyetinde ekmekten uzak durun ya da mümkün olduğu kadar az yiyin demeniz bir çelişki değil mi? Beyaz un bana anlaşılır geliyor ama kepeği içindeki köy unu, bulgur gibi yiyecekler de mi kısıtlanmalı? Buğday çok besleyici ve vücudumuz için çok gereklidir diye bildik biz bugüne kadar.
    Fosil kayıtlarına göre insan ve insansıların en az 8 milyon yıllık bir geçmişi var. Tarım devrimi ise insanlık tarihi için oldukça yeni sayılır. Yaklaşık 10 bin yıl önce Orta Anadolu ve Mezopotamya'da başlamış tarım devrimi. Bazı coğrafi bölgelerde bu devrim daha geç gerçekleşmiş. Hatta halen çok az da olsa dünyada tarım devriminin olmadığı coğrafyalar da var.
    Tahıllar göçebe hayattan yerleşik hayata geçmemizi, yani medenileşmemizi sağlamışlar. Avcı-toplayıcı insan grupları ise sürekli besin aradıklarından göçebe olarak yaşamak zorundalar. İşte ancak tahıl gibi aylarca saklanabilecek bir gıdanın olması ile yerleşik hayat başlamış. Ben ne kadar kötülersem kötüleyeyim, tahıllar bugün dünyanın vazgeçilmez bir beslenme kaynağı durumuna gelmiş. Bazılarına göre bu durum, kitlesel açlığın önüne geçebilmesi ve iş imkânları sağlaması nedeniyle kaçınılmaz olarak gerekli. Zaten dünya nüfusu, enerjisinin yaklaşık %50-60'ını tahıllardan sağlıyor. Tahıllar olmasa idi belki de nüfusun yarısı yaşamıyor olacaktı.
    Fakat bu dönüşüm birçok şeye mal oldu. Serkan Yimsel dostumun dediği gibi 8 milyon yıldır daha çok et ve yaklaşık 200 bin çeşit sebze ve meyve ile beslenen bir toplumun, 10 bin yıl gibi evrim için kısa bir sürede tahılların baskın olduğu bir diyete geçmesi birçok kronik hastalığın gelişmesine neden oldu (1). Bir bilim adamı esprili bir yorumla söyle ifade etmiş: ?Günümüz insanı tahıllara ve tohumlara o kadar bağımlı hale gelmiştir ki kanaryalardan hiçbir farkı kalmamıştır''.
    Hele de son 100 yıl içinde tahılların rafine edilmesi (beyaz un) ve rafine şekerlerin (çay şekeri, früktoz, mısır şurubu) diyete katılması kanser, enfarktüs, kemik erimesi gibi onlarca kronik hastalığı salgın ölçüsünde artırdı. Ama tahılların kronik hastalıkların çoğuna neden olduğu da doğru. İşin ilginci bu hastalıklar daha çok et, sebze ve meyve alabilecek kadar zengin kişilerde görülüyor. Taş devrine dönmemiz mümkün değil ama devrin yemek tarzının aynısı olmasa da benzerini yapabilmek pekala mümkün.
    Ayrıca insan vücudu, sindirim sistemi, bir kanarya gibi tahıl tüketmeye elverişli bir yapıda değil. Çünkü kanaryalar milyonlarca yıldır tahıl tüketiyorlar ve genetik yapıları buna göre evrimleşmiş. Hâlbuki evrimde 10 bin yıl nerdeyse hiçbir şey ifade etmez. Bu kısa süre içinde 30 bin genin ancak birkaç tanesi yeni duruma adapte olabilir. İnsan DNA'sının binde bir oranında değişebilmesi için 100 bin yıl kadar bir süre geçmesi gerektiğini söyleyen bilim adamlarına göre bugünün insanının, 50 bin yıl önceki insandan fizyolojik olarak pek bir farkı yok.
    Hücresel boyutta en uygun sindirilen ve enerjiye dönüştürülebilen besinler, insanlık evriminde en uzun süre tüketilen besinlerdir. Bu arada süt, tahıl ve baklagillerin evrimsel açıdan yeni gıdalar olduğunu, ancak son on bin yıldır tüketilen gıdalar olduğunu unutmamak gerek. Onun için bu gıdalarla ilgili sindirim ve alerji sorunları çok görülüyor.
    Birçok insan ekmeğe çok düşkün. Makarnayı pilavı bile ekmekle yiyen insanlar var. İnsanlar ekmeğe neden bu kadar düşkün hocam, yoksa içinde bir uyuşturucu mu var?
    Evet var. Tarım döneminde avcı-toplayıcılıktan çiftçiliğe geçen insanların vahşi davranışları yumuşamış, daha itaatkar ve yönetilebilir hale gelmişler ve sedanter bir hayat yaşamaya başlanmışlar. Böylelikle site devletleri kurulmuş ve medeniyet gelişmeye başlamış. Sitenin başkanı tanrı olarak kabul edilmiş. Onun yanında yüksek bir memur sınıfı ortaya çıkmış. Çiftçileri vahşi insanların saldırısından korumak için bir asker-polis teşkilatı da kurulmuş. O nedenle bu site devletlerine polis deniliyor. Böylece ilkel kommünal düzenden hiyerarşik ve eşitsiz bir toplum yapısına geçiliyor.
    Tabii ilginç olan bağımsızlığına düşkün vahşi taş devri insanının nasıl olup da itaatkar bir topluma dönüştüğü. Çünkü taş devri insanının daha sağlıklı bir diyetten daha sağlıksız bir diyette geçmesinin nedenini sadece av hayvanlarının azalması ile açıklamak mümkün değil. Çünkü 10.000 yıl önce son buzul çağının bitmesi ve tarım döneminin başlaması ile otlaklar ve av hayvanlarının sayısı da artmış. Kaldı ki çiftçiliğin avcılıktan daha zorlu bir iş olduğunu da biliyoruz. Üstelik tek ürüne bağlı olmak zaman zaman (kuraklık ve sel dönemlerinde) çiftçilerin aç kalmalarına da yol açmış. Üstelik daha fazla hastalanmışlar ve hatta yaşam süreleri de kısalmış.
    Peki niye bu dezavantajlı hayatı seçmişler?
    Bütün bu insanları uyuşturan ve itaatkar yapan temel faktörün buğday, yulaf, çavdar, gibi tahıllar, süt ve soyada bulanan ekzorfinler olduğu zannediliyor (2). Buğdayda bulunana glütenomorfin, sütte bulunana ise kazeomorfin deniliyor. Bu maddeler bildiğimiz morfin gibi etkiliyorlar, kişileri uyuşturuyor, konsantrasyon ve davranış bozukluklarına yol açıyorlar. Nitekim otistik ve şizofrenik hastalıkların önemli bir bölümü buğdaydan (glütenomorfin), sütsüz (kazeomorfin) bir diyet uygulandığında önemli iyileşmeler gösteriyor (3).
    Son yarım yüzyıl içinde buğday proteini olan glütene bağlı bağırsak ve davranış bozukluğunun (çölyak hastalığı) oranı 4-5 kez daha artmış (4).
    Peki bu artışın sebebi ne sizce?
    Bence bu artışın birinci nedeni ekmek dışında da aşırı glüten içeren hazır gıdalar (pasta, hazır çorba, soslar, gofretler vb) yememiz. İkinci temel neden günümüzde yediğimiz buğdayın melezleştirme yolları ile gluten içeriğinin artması (5).
    Zaten gluten evrimde çok yeni bir zaman sayılabilecek 10,000 yıl önce diyetimize girmiş. Eskiden bununla zar zor baş ederken günümüzde bu yükü kaldırmakta zorluk çekiyoruz. Üçüncü neden de modern rafine gıdaların bağırsak mikrop düzenimizi bozması sonucu faydalı mikropların azalması ve buna bağlı olarak da buğday proteini olan glütenin yeteri kadar sindirilmeden kana geçmesi.
    Tabii diğer önemli besinsel morfin kaynağı olan süt ve süt ürünlerini de unutmamak lazım. Buradaki morfin bileşikleri de (kazeinomorfin) pastörizasyon ve özellikle de UHT teknolojisi nedeni ile artıyor. Çünkü bu işlemler sırasında kazeinomorfinleri parçalayacak enzimler de tahrip oluyor. Dikkat ederseniz çok sayıda çocuk UHT'li süt ve süt ürünlerine aşırı düşkün; sanki ilaç bağımlısı gibiler. Klasik yoğurt, kefir ve peynirde bu morfinler az. Çünkü klasik fermantasyon ürünlerinde enzimler tahrip olmuyor.
    Birçok bilim adamı problemin aslında tahılların kendisinde değil, onların piyasaya sunulmadan önce işlenmelerine bağlı olduğunu söylemekteler. Günümüzde hâlâ varlığını sürdüren, teknolojinin henüz erişmediği bazı kavimlerin diyetlerindeki yiyeceklerin çoğunluğunu et, taze sebze ve meyveler oluşturmakta. Eğer tahıllar kullanılıyor ise de işlenmemiş veya rafine edilmemiş tahılların tercih edildiğini biliyoruz.
    Benim de dâhil olduğum bir grup bilim adamı rafine tahıl (beyaz un) ve şekerin insan sağlığının en büyük düşmanı olduğunu öne sürüyor. Tabii bunun çeşitli nedenleri var. Rafinasyon işlemleri sırasında buğdayın lif, vitaminler ve mineraller açısından en zengin olan tohum özü ve kepeği ayrıştırılmakta; sadece endosperm (nişastalı kısım) kullanılmakta.
    Buğday tanesinin de çeşitli kısımları mı var? Ben sadece kepek çıkartıldıktan sonrası aynı zannederdim.
    Evet buğday tanesinin çeşitli bölümleri var. Şimdi bu bölümleri göreceğiz.
    Tohum özü (rüşeym) vitamin ve mineral bakımından buğdayın en zengin kısmı. Yapısında E ve B vitaminleri, demir ve diğer önemli mineraller, uzun zincirli çoklu doymamış yağlar, protein ve lifler bulunmakta.
    Buğday kepeği ise buğdayın koruyucu dış kalkanı. Lif, vitamin ve mineral (özellikle demir, çinko) açısından oldukça zengin.
    Endosperm buğdayın ağırlıkça yüzde 80'ini oluşturuyor. Protein ve karbonhidratların büyük bir kısmı bu bölümde. Lif, vitamin ve mineral miktarı çok düşük, pratikte yok kabul edilebilir.
    Bilindiği gibi lifler, bağırsak hareketlerimizi düzenleyen çok önemli besin öğeleri. Çoğunlukla beyaz ekmek, ultra-rafine un ve tatlı çöreklerle beslenen kişilerde vitamin mineral eksikliğinin, bazı bağırsak hastalıklarının daha fazla görülmesinin sebebi budur.
    Tahıllara yapılan işlemlerden bir diğeri öğütme. Rafinasyon işlemleri sonunda elde edilen endosperm ya da nişasta, büyük çelik değirmenler yardımı ile 3-4 kez öğütülerek beyaz un haline getiriliyor. Bu işlem sonucunda parçacıklar küçüldüğünden emilme hızı da artıyor. Yani beyaz un rafine şeker gibi hızlı emiliyor.
    Tabii ekmekteki sorunlar sadece bunlar değil. Ucuza mal etmek için ekmeklerin içine su tutucu maddeler konulabiliyor. Yıllar önce İstanbul Halk Ekmeğin beyaz ekmeği ile piyasadan rastgele aldığımız bir beyaz ekmeği demir içeriği açısından incelemiştik. Halbuki normal şartlarda rakamın aşağı yukarı aynı olması gerekirdi. Demek ki bu ekmeklerin içinde un dışında da maddeler var.Halk Ekmek'in ekmeğinin 100 gramında 0.83 mg demir varken, piyasadan aldığımızdakinde bu miktar 0.25 mg idi.
    Başka bir sorun da ekmeklerin beyazlatılması. Kalitesiz sarımsı buğdaydan beyaz un elde etmek için benzoil peroksit (E928) ve potasyum bromat (E924) gibi zararlı maddeler kullanılmakta. Bu maddeler kanser yapıyorlar

    Yani insanın ekmeği ile oynuyorlar değil mi?
    Tam dediğiniz gibi. Ama bereket ki her fırıncı bunları yapmıyor.
    Beyaz ekmeğin zararları anlaşıldıkça insanlar kepek ekmeği yemeğe başladı. Piyasa koyu renkli ekmeklerle doldu. Bunları da yüksek bir fiyata satıyorlar. Koyu renkli bu ekmekler ne kadar doğal?
    Diyet yapanların en koyu renkli ekmeği tercih etmesi bir yanılgı. Çünkü kepekli ekmeklerde, ekmek yapabilmek için kepeğin sınırlı kullanımı söz konusu. Kepeğin çok fazla olması durumda ekmek tutmaz. Tutsa bile bağırsaklarda minerallerin emilmesine zarar verir.
    Bu ekmeklerin rengi bazılarının o kadar koyu ki resmen kahverengi. Halbuki ?normal? buğday unu hiçbir zaman kahverengi değil, biraz esmer o kadar. Bu durum ?doğalmış? görünümü vermek için ?abartılan? ve ne kadar kahverengi olursa o kadar doğal! olan ekmeklerin piyasayı doldurmasına sebep oldu. Bu renk veren madde başlangıçta pekmezdi, pek zararı yoktu. Ama daha sonra daha ucuz ve daha koyu yapan renk verici kimyasalları kullandılar.
    Bakın Prof. Dr. Ayten Altıntaş ne diyor(6);
    ?Çocukluğumuzda ekmek sorunu yoktu. Bilinen tabii buğday unundan ekmek yapılıyor, yufka ekmeği, tandır ekmeği, tava ekmeği gibi çeşitleri severek yiyorduk. İlkokul çağlarımda ?çarşı ekmeği? modası başladı. Çarşı fırınlarında yapılan beyaz, güzel kabarmış, ekmekler hepimizin iştahını açıyordu. Fırınlara yaklaşıldığında mis gibi ekmek kokuları her yeri kaplardı. Sonra ne oldu bu ekmekler beyazlaştı, hafifleşti, dokusu daha saydamlaştı ve zor çiğnenir bir hale geldi. Bu unlara konulan katkı maddelerinden, içinde undan çok var olan kimyasallardan bahsedilir oldu fakat günlük hayat koşturmaları içinde ve başka bir alternatifimiz olmadığı için bu ekmekleri yemeye devam ediyorduk. Herkes bu isyanlarda idi ki ?Taş fırın ekmeği? , ?Vakfıkebir ekmeği? , ?Köy ekmeği? isimleriyle çıkarılan ekmeklere hücum etmiştik. Bu büyük talep ?abartılmış doğallar?ı yarattı.'
    Peki tam ekmek ile beyaz ekmekler arasında ne gibi farklılıklar var?
    Ben beyaz ekmeği zararlı bir yiyecek olarak görüyorum. Bir kere kepeği ve rüşeymi çıkartıldığı için çok sayıda vitamin ve mineralden yoksun kalıyor. Tam buğday unu ise kepeği ile rüşeymi ile buğdayın bütün olarak öğütülmesiyle elde edilen un. Tam unda bulanan şeker (nişasta) yavaş emiliyor, hâlbuki beyaz ekmeğin nişastasında bulunan şeker çok hızlı emiliyor. Bu da şişmanlık ve ilgili çok sayıda hastalığa neden oluyor. Üstelik mayalanma usullerinin değişmesi de besleyiciliğini azaltmış durumda.
    Türkiye'de birçok insan kişi başına 2 ekmek tüketiyor. Diğer tahıl ürünlerini de düşündüğümüzde neredeyse tükettiğimiz gıdanın dörtte üçünü oluşturuyor. Bu durumda beyaz ekmeğe çok istemesem de ?aptal gıda' diyorum. Biliyorsunuz ekmek kutsal, ama onu kötü yola düşürmüş fakirleştirmişiz. Şimdi de zenginleştirmeye çalışıyoruz. Ama ekmeğimizi vitamin ve mineralle zenginleştirelim mi yoksa organik tam buğday unundan ekşi hamur mayasıyla hazırlanan ekmeği mi tüketelim?
    Eskiden yapılanlara baktığımızda, dayanıklı, lezzetli ve besleyici ekmeklerin ekşi hamurlu ve tam buğday unundan yapılmış olup, uygun pişirme yöntemleri ile yapıldığını görüyoruz. Vitamin ve minerallerden çok zengin olan bu ekmekler ekşi hamurlarla mayalanmaktaydı. Şimdi şehre en uzak köylerde bile bu ekmekleri bulmakta zorluk çekiyorsunuz. Artık geleneksel taş fırınlar da azaldı.
    Neden böyle oluyor?
    Çünkü endüstriyel ekmek üretiminde aslolan en az vakit harcanarak en fazla sayıda ekmek çıkarmak, yani maksimal kar elde etmek.
    Bir de organik ekmek meselesi var?
    Organik tarımda, tarım yapılan arazinin durumu, sulama yapılan suyun temizliği ve yetiştirmede kullanılan zararlılarla mücadelede insan ve ekolojik şartlara en az zarar veren maddelerin sınırlı kullanımı ve kontrollü şartlarda yapılmış bir tarım uygulaması söz konusu. Bu şekilde yetiştirilmiş bir üründeki besleyici öğeler (vitamin, mineral vb) vücudumuzun tanıdığı, sindirebildiği ve sağlıklı kalmayı sürdürebildiği bir gıda olmalı. Organik tam buğday unu hem besleyici öğeler açısından daha zengin hem de konvansiyonel tarımda kullanılan pestisit (tarım ilacı), insektisit (böcek ilacı) kalıntıları ve hiçbir katkı maddesi içermeyen bir un olarak sağlıklı bir ekmek üretimindeki en önemli ham madde kaynağını sağlayacak.
    Birçok beslenme kitabında tam ekmeğin iyi bir vitamin, mineral ve lif kaynağı olduğu yazılı? Ekmek yemesek bunlardan yoksun kalmayacağız mı?
    Taş devri diyetine karşı çıkanların önemli argümanlarından biri de bu. Buradan sanki ette, sebze ve meyvelerde bahsedilen besi öğelerinin az olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılıyor ki, bu çok yanlış.
    Mesela sebze ve meyvelerde aynı hacimdeki ekmeğe oranla 2-3 kat daha fazla lif var. Üstelik bu lifler ekmekte olduğu gibi erimeyen lifler değil, daha sağlıklı olan eriyen lifler. Tam ekmek aynı kalorideki sebze ve meyvelerden 15 kat daha az kalsiyum, 3 kat daha az magnezyum, 12 kat daha az potasyum, 6 kat daha az demir ve 2 kat daha az bakır içerir. Tam ekmeğin başka bir zararı da içerdiği fitat nedeni ile kalsiyum, demir ve çinko gibi elementlerin emilimini azaltması. Ette bulunan mineraller ise çok iyi emiliyor. Birazda anlatacağımız ekşi hamurdan yapılan ekmeğin fitat problemi daha az.
    Sebze ve meyvelerde aynı kalorideki tam ekmeğe oranla 20 kat daha fazla, folik asit, 5 kat daha fazla B6 vitamini, 6 kat daha fazla B2 vitamini, 2 kat daha fazla B1 vitamini bulunuyor. Üstelik ekmekte C vitamini yok denecek kadar az.
    Bir başka konu da şu. Tüketilen ekmeğin dörtte üçünden fazlası beyaz ekmek ki bunların vitamin ve mineral içeriği tam ekmeğe göre çok daha düşük. Mesela 100gram tam ekmekte 4 miligram demir varken, aynı miktardaki beyaz ekmekte bu rakam 0.5 miligram.
    Ekşi hamur metoduyla ekmek yapılmasının ne gibi ilave faydaları var?
    Ekşi hamur, 5000 yıldan daha fazla süredir kullanılmakta. Çavdar ve buğday başta olmak üzere, ekmeklere daha güzel bir lezzet ve koku veriyor; daha önemlisi çok besleyici.
    Ekşi hamurların çoğu, un ve su karışımına bir gün önceden hazırlanan olgunlaşmış ve beklerken ekşiyen hamur parçasından bir parça eklenerek başlatılıyor (7). Bu parça saklanma sürecinde, unun kendisinde bulunan laktik asit bakterilerinin metabolik aktivitesi sonucu laktik asit fermantasyonu oluşuyor. Laktik asit bakterileri ve mayanın karbondioksit üretmesi sonucu ekmek hamuru kabarıyor.
    Ekşi hamur ürettiği faydalı mikroplarla (probiyotik) gıdadaki çürüme ve patojenik (zararlı) bakterilerin büyümesini engelliyor ya da öldürüyor. Ekşi Hamurlu ekmeğin bir dilimi diğer ekmek türlerine göre çok daha fazla toplam lif içeriyor. Kepekçe zengin ekmeklerin tadı ve ekmek yapısı da ekşi hamur yöntemi sayesinde geliştirilebiliyor
    Ekşi hamurlu ekmek, ekmek hamurunun elastikiyeti, mayanın ürettiği karbondioksitin tutulması, ekmek hamurunda aromanın artması (özellikle çavdar hamurunda), küf ve maya çoğalmasını engellemesi ve taze tutması gibi pişmiş ekmeğin raf ömrü ile ilgili pek çok avantaja sahip.
    Tam tahıllar potasyum, fosfor, magnezyum, demir ve çinko gibi mineraller açısından önemli bir kaynak. Ancak içerdiği fitik asit nedeniyle bu minerallerin bağırsaktan kana geçmeleri büyük ölçüde engelliyor. Yapılan araştırmalar ekşi hamurla yapılan fermantasyon fitik asit içeriğini % 62 azaltırken, konvansiyonel maya fermantasyonu ise ancak % 38 azalttığını göstermiş. Ekşi hamur bunu fermantasyon sırasında oluşan asidite ile sağlıyor (8).
    Peki hangi ekmeği yiyelim hocam?
    Bir kere yediğimiz ekmeği azaltalım. Ama yiyeceğimiz ekmeğin cinsi de çok önemli. Öncelikle beyaz ekmeği ağzınıza sokmayın. Yiyecekseniz (ki günde 1-2 dilimi geçmesin) kepekli ekmek ya da tam ekmek olsun. Köy ekmekleri, Trabzon ekmeği, Vakfı-Kebir ekmeği, çavdar ekmeği gibi ekmekleri yiyin. İstanbul Halk ekmeğin çıkarttığı Altın Ekmek (çörek) ideal. Tam un, ruşeym, zerdeçal, kuru üzüm, fındık ve keçi boynuzundan yapılmış. Özellikle öğrenci çantalarına konulacak sağlıklı ve ucuz bir seçenek.
    KAYNAKLAR

    1.Serkan Yimsel. Bilimmeyen yönleri ile tahıl tüketimi.
    2.Greg Wadley, Angus Marti. The origins of agriculture: a biological perspective and a new hypothesis. Australian Biologist 1993; 6: 96-105
    3.http://web.archive.org/web/200602091...paper.htmDohan F, Harper E, Clark M, Ratigue R, Zigos V. Is schizophrenia rare if grain is rare? Biological Psychiatry 1984;19: 385-99.
    4.Rubio-Tapia A, Kyle RA, Kaplan EL, Johnson DR, Page W, Erdtmann F, Brantner TL, Kim WR, Phelps TK, Lahr BD, Zinsmeister AR, Melton LJ 3rd, Murray JA. Increased prevalence and mortality in undiagnosed celiac disease. Gastroenterology. 2009;137(1):88-93.

    Prof. Ahmet Aydın: Beyaz ekmeği ağzınıza sokmayın - Memurlar.Net
    svg.42 bunu beğendi

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  9. #9
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu


    Türk bilim adamları şekerin beyinde iltihaplanmaya yol açarak, şizofreni hastalığına benzer psikiyatrik bozukluklara neden olduğu tespit etti. Çalışmayı yürütenlerden Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, yaptığı açıklamada, "Rafine şekerler uzun dönem kullanıldığında vücudun tamamında iltihaba neden oluyor. Bu iltihap sinir hücrelerini değişikliğe, hatta yok olmasına yol açıyor. Bu durumda şizofreni benzeri hastalığına benzer psikiyatrik bozukluklara oluşturuyor" dedi.



    Şeker kullanımı şizofren ediyor - Takvim - 26 Ocak 2015
    svg.42 bunu beğendi

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

  10. #10
    Kategori Yöneticisi
    unuttum.29 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2012
    Şehir
    Aksaray 68
    Mesajlar
    861
    Blog Mesajları
    17
    Bahsedilme
    14 Gönderi
    Etiketleme
    29 Konu
    Sponsor Bağlantılar


    Yüksek yağlı beslenme, şizofreni için başarılı bir tedavi olabilir

    Genellikle güçlü antipsikotik ilaçlarla kontrol edilen şizofreni, ciddi ve kronik bir ruhsal durumdur. Ancak yeni araştırmalar, yüksek yağlı beslenme ile tedavi edilebileceğini öne sürmektedir.
    Bilindiği adıyla ketojenik beslenme, epilepsiyi kontrol altına almak için çoktan beridir kullanılmaktadır ve Avusturalya’daki James Cook Üniversitesi araştırmacıları, bu beslenmenin şizofreni için de aynı etkiyi gösterebileceğini düşünmektedirler.

    Bir çok diyette olduğu gibi, bu durum tamamen glukoza (kan şekerine) dönen karbonhidratlarla ilgilidir. Glukoz, beyinde şizofrenik ataklara sebep olan yolları besliyor gibi görünüyor.

    Ancak yüksek yağlı/düşük karbonhidratlı ketojenik diyeti, vücudu, yağ yıkımının ürünü olan ve keton cisimcikleri olarak bilinen, başka enerji kaynaklarını bulmaya iter. Ketonların şizofreniye sebep olan, hatalı işleyen hücresel enerji yollarını atladığı görülmektedir.



    Araştırmacıların tahminlerine göre, temel olarak örneğin; et, tereyağı, peynir ve somon yiyen bir şizofreni hastası, tamamıyla yok olmadıysa dahi belirtilerinin gerilediğini görmelidir.



    Bu beslenme aynı zamanda, antipsikotik ilaçların, kilo alma, kalp sorunları ve tip 2 diyabet gibi, çok kötü yan etkilerine de karşı koymaktadır.



    Ketojenik diyet, bu zamana kadar sadece laboratuar farelerinde denenmiştir ve araştırmacılar bu beslenmenin işe yaradığından emin olmak için, bir süre daha hayvan çalışmaları ve nihayetinde insan çalışmaları yapmak istemektedirler.



    Çeviri: Beste Ünsal Pınar

    Sağlıklı Yaşıyoruz

    Çevirisi yapılan kaynak: http://www.wddty.com/news/2016/01/hi...phrenia-1.html

    Çalışma kaynağı: http://www.schres-journal.com/articl...041-4/abstract

    JCU linki: https://www.jcu.edu.au/news/releases...-schizophrenia



    Yüksek yağlı beslenme, şizofreni için başarılı bir tedavi olabilir

    svg.42 bunu beğendi

    sorularınızı ilgili konulara yazın veya yeni konu açın lütfen. Ö.M'lere cevap yazmıyacağım artık...

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Giriş