Başkalarının sıkıntılarını, acılarını ve mutluluğunu kendimizde yaşayabiliyorsak, mutlaka çevremizdeki insanlara faydamız olacaktır.

Yürek yüreğe eklendikçe neler başarılmaz ki..

Bir kadının çocukları için ne denli özverili olabileceğini gösteren Derya Bozkurt, tüm özel bireyler için de var gücüyle uğraş veriyor. Otizm tanısı konmuş çocuklarıyla birlikteki yaşamını sürdürürken, özel eğitim alan diğer çocuklar, özel bireyler için projeler üretiyor ve bunları hayata geçirmek için heyecan duyuyor.

“Biz öldükten sonra bu çocuklara ne olacak? Bunu düşünmeden geçen bir günümüz bile olmuyor. Aslında bu ortak sorun çözümlerini de getirmeye başladı. Bir avuç anne kendi aramızda bazı kararlar aldık. Dernek gibi bir oluşumun altında birleşip kaynak sağlamamız gerekiyor. Birlikte çalışırsak bunları başarabileceğimizi düşünüyorum. Para toplayan değil, proje bazlı bir dernek kurmak istiyoruz. Biz proje sunucağız, uygulamayı kişiler yapacak” diyen Bozkurt, geçmişi olduğu gibi kabul edip, gelecek için planlar yapıyor.

Var olanla yetinmek yerine, sorgulayan, çare arayan, kendi evlatlarının yanı sıra tüm özel bireylere umut veren gayretiyle dikkat çeken Derya Bozkurt ile konuşmaya öz yaşam öyküsüyle başlıyoruz.

Biz söyleşi yaparken, özel çocukların özel anneleri de okul çıkışını kimi el işi yaparak, kimi çay demleyerek ve hepsi öğretmenlerden çocuklarla ilgili bir yardım isteği gelebilir düşüncesiyle gözleri kapıda büyük bir aile bireyleri gibi dayanışma içerisinde bekliyorlar.

Çocuklarım derken, gözleri ışık saçan Derya Bozkurt anlatıyor;

“Kastamonuluyum. Hayatımın büyük bir bölümü bu şehirde geçti. 1995 yılında mühendislik fakültesinin makine bölümünden mezun oldum. Hemen iş bulamadım. Ne olur ne olmaz diye düşünerek; öğretmen olabilmek için, Öğretmenlik Meslek Dersleri Sertifikası aldım. Öğretmen olmadım tabi.. Çünkü çoğu taşralı genç gibi benim de bir İstanbul hayalim vardı. Bir yıl sonra hayalim gerçek oldu ve İstanbul’da bir fabrikada çalışmaya başladım. Tek amacım kendi kanatlarımla uçtuğumu görmekti. Başardım da. Kariyer basamaklarını tırmanmaya çalışırken biryandan da kendimi geliştirmeye devam ediyordum. Bu sebeple işletme okumaya başladım. Her şey planladığım gibi gidiyordu. Sonrasında evlilik ve ikizlerin doğumu..

Siz şimdi tablo tamamlandı diye düşünüyorsunuz. Ama öyle olmadı. Bizim ikizler dünyaya iki ay erken gelmeye karar verdi. İki yıl boyunca uykusuz, çok yorucu, yıpratıcı, acı veren ve biraz da asosyal bir süreç geçirdik. Nihayet bizim ikizler palazlandı diyorduk ki, dış dünyanın farkına vardık. Bir gün parkta dolaşırken bizimkilerden sadece bir ay küçük bir kız çocuğu parktaki tüm oyuncakları parmağıyla işaret edip –ıh ıh diyerek annesine gösteriyordu. Annesi kaç yaşındasın diye sordu, parmağıyla gösterip 1 dedi. Bizimkilere baktım bebek arabasında oturmuş etrafı izliyordu. Hiç oynamak istiyor gibi görünmüyorlardı. Üstelik 16 aylık olmalarına rağmen hala konuşamıyorlardı.

Bir şeyler ters gidiyordu. 3-4 ay neler olduğunu anlamaya çalıştık. Bu arada, göz göze geldiğimizde; gözlerini kaçırmalar, kendi etrafında dönmeler, kapıları sürekli ve ritmik olarak açıp kapamalar, odanın bir ucundan diğer ucuna anlamsızca koşmalar gibi garip davranışları vardı. İsmiyle seslendiğimizde dönüp bakmıyorlardı ama sevdikleri oyuncağın ufacık bir çınlaması onların dikkatini çekebiliyordu.

Farklıydı, farklıydılar işte. Önce çocuk doktorları dolaşıldı. Bir tanesi bizi çocuk nöroloğu veya psikiyatra yönlendirdi. Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Bölüm Başkanı Yaygın Gelişimsel Bozukluk (yani Otizm) tanısını reçeteye yazarken;

‘Otizm kelime anlamıyla içe dönük demek, 2-3 yaşlarında belirtileri izlenebilen, ömür boyu sürecek nörolojik bir rahatsızlık’ diyordu.

Gerisini tam net hatırlamıyorum. Çünkü oturduğum koltukta küçülmeye başlamıştım. Odadaki tüm eşyalar etrafımda dönerek üstüme çöküyordu. Karar vermem gerekiyordu, ya kalıp savaşacaktım ya da kaçacaktım. Bir müddet sonra kulaklarımda büyük bir uğultu ve ateşle geri döndüm. Kalbimin gümbürtüsünü net bir şekilde duyuyordum. İşte o andan itibaren madalyonun öbür yüzünde yaşamaya başladık”

O anda kesin kararını veren, hemen kendine bir savaş planı hazırlayan Derya Bozkurt, ikiz çocuklarına konan tanının ne olduğunu araştırmakla işe başlamış;

“Öncelikle düşmanımı tanımalıydım. Neydi bu ‘Otizm’? Ulaşabildiğim tüm kaynakları taradım. Sonunda kendi beynimde canlandırabildiğim ve anlayabileceğim bir açıklama bulabildim. Aslında neyin ters gittiğini anlayabilmek için doğru olan işleyişi bilmek çok önemli..

Sinir sistemimizin çalışma şekli (yani dünyayı algılayış, öğrenme ve davranış şeklimizi belirleyen sistem) kabaca şöyle; Yaşadığımız dünyayı duyu organlarımızla algılıyoruz. Gözler ile şekilleri, renkleri, nesnelerin uzakta yada yakında, büyük yada küçük oluşu, hacmi ve derinliği, burun ile değişik kokuları, dil ile burunla birlikte değişik tatları, tenimizle nesnelerin pürüzlü mü düz mü, sert mi yumuşak mı, sıcak mı soğuk mu olduğunu, kulaklarımızla, seslerin şiddetini, uzaktan mı yoksa yakından mı geldiğini, algılıyoruz. Bunlara ek olarak pek bilinmeyen iki duyumuz daha var. Eklemlerimiz, yerçekimini ve hareketleri hissetmemizi ve böylece kaslarımızın uygun şekilde kasılmasını dengede kalmamızı ve yerden kalkmamıza yardımcı oluyor, Uzayda vücudumuzun durumu ve hareketleri hakkında bizi bilinçlendiren ve uzuvlarımızın vücudumuzdaki yerlerini bilmemizi sağlayan duyumuz. Yani duyularımız bir anten gibi çalışıyor.

Sonrasında beyin duyularımızdan aldığı bilgileri bir süzgeçten geçirerek yorumlamaya başlar. Tüm bu bilgiler bizde bir duygu ve düşünce oluşturur. Beyin tüm bu bilgileri ve bizde uyandırdığı izlenimleri kaydeder. Yeni bilgiler eklendikçe önceki bilgilerle karşılaştırarak aralarında bağlar kurar. Sonuçta dış dünyaya yanıt vermesi gerektiğinde ise bu bilgileri kullanarak kaslarımıza sinyaller gönderip hareket etmesini sağlar. Şöyle ki; Bir elmayı ısırdığımızda sulu ve tatlı, mis gibi kokuyor, yüzeyi düzgün ve yuvarlak, yeşil renkli, kütür kütür çok taze, susuzluğumu giderdi, kendimi daha mutlu hissediyorum (beyin tüm bu bilgileri ve hissettirdiklerini kaydetti), bir tane daha yemek istiyorum (düşünce oluştu), dolabı açıp bir tane daha almak için kasları uyardı, kaslar kasılarak hareket etti ve elmayı aldı.

Böylece beyin elma hakkında birçok şey öğrendi ve bunların hepsine birden “elma” adını verdi. Artık birisi elma dediğinde nasıl bir şey olduğunu ve neler hissettirdiğini biliyor. Sonra gelen bilgiler hep bu bilgiyle karşılaştırılacak ve bağlantılı olarak kaydedilecek. Amasya elması dendiğinde: tanıdığım elmanın akrabası, kokusu rengi vb. özellikleri biraz faklı. Armut dendiğinde: o da bir meyve ama elmadan farklı gibi.

Bilgiler biriktikçe yaşadığımız dünyaya anlamlar yüklemeye başlayacağız ve içinde bulunduğumuz toplumda yaşamaya alışacağız. Bebeklikten itibaren tüm bu saydığımız elemanlardan bir ya da birkaçı görevini yapamıyorsa yada yanlış veya eksik yapıyorsa; çocuk çevresini anlamlandırmada sorun yaşayacaktır. Anlam veremediği ışık, ses, tat, koku, hatta hafif dokunuşlardan bile canının yanmasından vb. ve belki de ses ve hareket yönünden karşılık veremediği için korkacaktır. Yaşadığı yoğun kaygıdan kaçabilmek için içine kapanacak, dış dünya ile iletişimi kesmek korkularından kurtulması için tek çare olacaktır.

İşte bu iletişim problemine Otizm deniyor. Duyular ve sonrasında gelişen süreçlerin çalışma kombinasyonu farklı olduğundan otizm her çocukta farklı yaşanıyor. Elemanların hasardan etkilenme derecesine göre otizmin derecesi de değişiyor. Artık düşmanımı tanıyorum. Peki ama onunla nasıl savaşacağım?”

Derya Bozkurt, otizmin geçerliliği bilimsel deneylerle kanıtlanmış tıbbi bir çözümü olmadığını, yani ilaç verip iyileştiremeyeceğini öğrenmiş. Bilinen birkaç çözüm önerisinin de deneme yanılma yöntemiyle uygulanması, bu yöntemler tıp çevresinde pek onaylanmaması, çok pahalı, üstelik de devlet tarafından karşılanmaması da karşısına çıkan zorluklardan bir kaçı..

Bozkurt sonunda özel bireyleri topluma kazandırmak için en uygun çareyi zihninde oluşturuyor;

“Çözüm; başarısı kanıtlanmış eğitim ve terapi yöntemlerini uygulamak ve mümkün olduğunca çok yaşıtları ile bir arada olmasını sağlamak. Çünkü taklit yoluyla öğreniyorlar.

İyi bir eğitim diyor herkes, iyi bir eğitimle % 70 oranında topluma kaynaştırmak mümkün..

Nedir iyi bir eğitim; Çocuğa uygun olan eğitmenlerin ve özel eğitimci, dil ve konuşma terapisti, uğraşı terapisti, aile terapisti, psikolog, psikiyatr gibi uzmanların aileyle ortak çalışıp, çocuğa uygun eğitim yöntemlerini ve terapileri seçerek, çocuğa uygun ortamda haftada 40 saat eğitim verilmesi..

Elimizde ne var; Devlet rehabilitasyon merkezlerinde haftada iki saat özel eğitimi karşılıyor. Bu çocuklar için açılmış devlet okulları var ama sayıları az, bize uzak ve kontenjan problemleri var. Özel ders aldırabilirsiniz (45 dakikası 50 ila 120 TL arasında) Fakat ben çalışamıyorum üstelik iki taneler.. Kreşler ve anaokullarına almıyorlar. Tek başıma ikisiyle birlikte baş etmek imkansız.. Çıldırmak üzereydim. Kafamı duvarlara çarptığımı hatırlıyorum. Kaybettim, yavrularımı kurtaramayacağım diye düşündüm. Bu mühimmatla savaşı asla kazanamazdım. Bir iki yıl büyük gelgitler arasında savrularak idare ettik.”

Büyük üzüntüler yaşayan, çaresizliğe düşen ikizlerin annesine destek, kendi annesinden geliyor. “Canım annem, yaşananların çoğunda yanımdaydı. Annem gibi bir anneye sahip olmasaydım şu an çocuklarım ve ben yaşamıyor olabilirdik” diyor ve ibret dolu mücadelesini anlatmayı sürdürüyor;

“Bu yüzden annem Gülseren Ünvar’ın bizim üzerimizdeki hakkını asla ödeyemem. Fakat kadıncağız Kastamonu-İstanbul arasında mekik dokumaktan harap olmuştu. Biz de bitmiştik artık. Kastamonu’ya taşınmaya karar verdik. 2009 Nisan ayında.. Burada okulumuza hatta her yere 5-10 dakikada ulaşabiliyoruz. İkizlerden bir tanesi anaokuluna kaynaştırma öğrencisi olarak başladı. Diğeri etkilenme oranı farklı olduğundan kendisi için açılan özel sınıfta bireysel ders alıyor. İkinci dönem ilaveten o da kaynaştırma öğrencisi olarak normal bir okula başlayacak. Süresi çok az ama olsun. Öğleden sonraları ikizleri annemle paylaşıyoruz. Her ikimiz de çocuklarla bireysel olarak ilgileniyoruz. Kitaplardan, öğretmenlerimizden, doktorlardan öğrendiklerimizle içgüdülerimizi harmanlayıp eğitimlerine evde devam ediyoruz. Hala çok fazla sorun olsa da baş etmek daha kolay. O yüzden Kastamonu’da olmaktan dolayı huzurluyum ve kendimi güvende hissediyorum.”

“Kastamonu’da nasıl vakit geçiriyor, konuklarınıza nereleri tanıtıyorsunuz?” sorusunun yanıtı da özel durumuna uygun oluyor;

“Sabah yediden gece on bire kadar tüm vaktim çocuklarımla geçiyor. Kendime ayırdığım ekstra bir zaman yok Dağıtma, bozma, sürekli hareket etme durumunda oldukları için beş dakika bile yalnız bırakmıyoruz. Çocuklarla vaktimiz parklarda geçiyor. Onlar rahat hareket ettikleri ve sevdikleri için birlikte tüm parkları geziyoruz. Özel eğitim gereken çocuklarla ki biz onlara ‘özel bireyler’ demeyi tercih ediyoruz, konuk ağırlamak da mümkün değil..''

Derya Bozkurt, çocukluğundaki çevresini ve bu güne yansımalarını özlem duyarak anlatıyor;

“Babamın öğretmen olması nedeniyle 7 yaşıma kadar değişik illerde bulunduk. Çocukluğumu doya doya yaşadım. Babaannem ve dedem çiftçilik yaptığı için yaz tatillerinde köye gidiyorduk. Germeç Alatarla’da her şeyle haşır neşir olarak çok güzel bir çocukluk geçirdik.''

“Çocuklarınızın gelişiminde, eğitiminde, yaşamında sizin etkiniz ne oranda oldu?” diye soruyorum, yanıtlıyor;

“Yüzde yüz oldu. Annemin de çok büyük desteği var.”

Derya Bozkurt, Taşköprü, Daday, Devrekani, Cide, İnebolu, Abana, Çatalzeytin ilçelerine gitmiş. “Çocukları dışarıya çıkartıp, değişik yerlerde gezdirmek için ilçelere gidiyoruz. İkizlerden biri özellikle Taşköprü’yü çok seviyor. Her şeyi soruyor, öğreniyor. Azdavay’da küçük hayvanat bahçesi var. Çocukları oraya da götürmeyi düşünüyorum.

Denizle ilk buluşmam İstanbul’da çocukken oldu. Anneannem İstanbul’da olduğu için yaz tatillerinde 15 gün İstanbul’a giderdik. Denizi çok severim. Çocuklarla İzmir Çeşme’ye gittik ama çok zorlandık. Özel bireylerle özellikle de bizimkilerin yaşındakilerle alışmadıkları, farklı yerlerde tatil yapmak zor” diyor.

Kastamonu’nun sosyal yaşamından memnun olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Yaşadıklarını içtenlikle paylaşıyor;

“Sosyal yaşama katılmadığım için bir şey söyleyemeyeceğim. İki kez çocuklarımızla birlikte restorana gittik. Çocuklar huzursuz oldular, sorun yaşadık. Park ve bazen de kontrollü olarak alış veriş merkezlerine gitme dışında sosyal yaşamın içinde yer almam mümkün değil.

Şunu söyleyebilirim ki; Kastamonu’da kadınlar için sorun yok. Gece çocukları hastaneye götürdüğüm zaman da oldu. Benim acil doktora gittiğim oldu. Gençler dolaşıyorlar, şehir ışıklandırması iyi. Rahat bir şekilde gidip, döndüm. Burada huzurluyum.

Babaannemler hala Germeç’te oturuyor. Şehir merkezinde olduğu gibi ilçede, köyde de cinsiyet eşitsizliği yaşandığını görmüyorum. Yalnızca toprak kavgasında tatsız olaylar yaşanıyor.

Genellikle kadınların çalışkan ve aktif olduğunu düşünüyorum. Buradaki arkadaşlarım olsun, komşularım olsun hep bir işle uğraşıyorlar. Çalışmayanlar evde el işi yapıyorlar. Köyde yaşayanlar tarlada çalışıyor. Gününü boş geçiren kadın yok.”

Makine Mühendisi olarak 9 yıl İstanbul’da çalışma hayatı olan, ikizlerin doğumundan sonra işten ayrılan Bozkurt, çalışma yaşamında kadınların arka plana itildiğini gözlemlemiş.. Çalıştığı fabrikanın sahibinin yeğeninin lise mezunu olduğu halde yükselmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirirken, “torpil yoksa, kendi çabası ile bir kadının hak ettiği göreve gelmesi bir erkeğe göre çok daha zor. Aynı para için daha çok çalışmak ve daha çok şey bilmek gerekiyor. Erkek dünyasına kadın eli olarak girmemiz zor kabul görüyor. Kendi alanlarına el attığımızda rakip olarak görüyorlar.

Buradan tüm bayanlara bir mesaj vermem gerekirse; Kanunları okuyalım ve her alandaki haklarımızı öğrenelim, haklarımızı elde etmek için uğraşalım. Eğer hak ettiğimiz bir şey olduğunu düşünüyorsak bunun kanunlaşması için çaba harcayalım” diyor.

Kadın olarak toplum baskısını zaman zaman bazı konularda hissettiğini ama buna hiç boyun eğmediğini ifade ediyor. Kadınlar için hak verilmesi konusunda çok fazla sorun olmadığını, kadınların o hakkı kullanmama ve kaybetmeye yönelik faaliyetlerde bulunmaları konusunda sorun olduğunu düşünüyor.

Derya Bozkurt’un en son izlediği film Amerikalı bir profesör olan, çocukluğunda otizm tanısı almış Temple Grandin’ın hayatını anlatan film. En son okuduğu kitap otizm duvarını yıkmayı başaran bir annenin bu süreçte yaşadıklarını konu alan “Benimle Oynar mısın?”

“Hayatınıza arkadaş, sırdaş, dost olarak yalnızca istediğiniz kişileri mi davet ediyorsunuz?” sorusunu ise şu cümlelerle yanıtlıyor;

“Evet. Arkadaşlarımla ilgili kimsenin zorlaması yok ama çocuklarım için yönleniyorum. Ağlamak, dertlerimi paylaşmak, öneriler almak için bir arkadaşım var, gülmek için bir başkası. İşleri konuştuğum bir diğer arkadaşım, çocukların sorunlarını paylaştığım bir diğeri var. Yani baktığınız zaman birbirinden farklı görünseler de hepsi benim arkadaşlarım”.

Aşk ile ilgili duygularını; “Aşk, döneme göre değişiyor. Bebek ve çocukken anne babaya, orta okul, lise döneminde platonik olarak karşı cinse, yaşımız ilerledikçe çift kişilik bir ilişkiye dönüşüyor. Daha sonra da çocuklarımıza.. Bence aşk her yaşta, hayatın her döneminde farklı şekilde yaşanıyor” diye açıklıyor.

Gerçekleştiremediği hayali ve kendisi için bir gelecek planı olmadığını söyleyen Bozkurt; “Çocuklarımın geleceği önemli.. En azından şimdi bu şekilde düşünüyorum” diyor.

Hürriyet Gazetesi’ni ve internetten haberleri okuyan, Kastamonu Postası’nı takip eden, basında kadın sorunlarının yeteri kadar yer aldığını düşünen Derya Bozkurt ile söz yine engellilerimize geliyor. Söyleşiyi onun özel bireyler için yapmak istedikleri konusunda yaptığı çağrıya yer vererek tamamlamak istiyorum. Söz tekrar Derya Bozkurt’ta;

“Gittiğim okullarda benimle aynı kaderi paylaşan birçok anneyle tanıştım. Çocuklarımızın engel durumları farklı olsa da sonuç aynı kapıya çıkıyor. Çünkü hepsi farklı gelişen çocuklar.. Aynı acı etrafında artık kardeş gibiyiz. Okuldaki tüm çocukları sahiplendik. Kendi aramızda çocuklarımız hakkında konuşup sorunları için çözümler üretmeye çalışıyoruz.

Ama hepimizin içini kemiren acı bir gerçek var, ‘Biz öldükten sonra bu çocuklara ne olacak?’ Bunu düşünmeden geçen bir günümüz bile olmuyor. Aslında bu ortak sorun çözümlerini de getirmeye başladı. Bir avuç anne kendi aramızda bazı kararlar aldık. Eğer diğer özel eğitime ihtiyacı olan çocuk anneleri bizim gibi düşünüyor ve eklemek istedikleri varsa lütfen bizimle iletişime geçsinler..''

Kararlarımız;

1) Çocuklarımızın kişilerden bağımsız olarak toplumsal yaşama katılmalarına yardımcı olmalıyız. Eğiterek, meslek sahibi yaparak üretici bireyler olmalarını ve sürekli gelir sahibi olmalarını sağlayabiliriz. Bizim çocuklarımız için normal çalışma ortamları ve buralara ulaşım tehlikeli olabilir. Bu yüzden diğer illerde de uygulaması olan korumalı işyerleri açabiliriz.

2) Hayatlarının her döneminde toplumdan dışlanma ve ayrımcılığa karşı verdikleri mücadelede yardımcı olmalıyız.

3) Okulöncesinden itibaren eğitim hayatlarının her aşamasında kaynaştırma eğitiminden azami oranda faydalanmalarını sağlamalıyız.

4) Eğitim ve çalışma ortamlarının hazırlanması ve geliştirilmesi konusunda ilgili kurum ve kuruluşlara yardımcı olmalıyız.

5) Çocuklarına bakmak zorunda olan ve bu nedenle çalışamayan anne veya babaları tüketen konumundan çıkarıp korumalı işyerlerinde çocuklarının yanında üretime katabiliriz.

6) Toplumu özel bireyler hakkında bilinçlendirerek önyargılardan kaynaklanan olumsuz tutumu değiştirebiliriz. Bunun için seminerler ve eğitimler düzenleyip, broşür, tanıtıcı afiş hazırlayabiliriz.

7) Çocukların gelişiminde anne babaların etkisi eğitimcilerden daha fazla. Çünkü çocuklar zamanlarının büyük bölümünü ailesiyle geçiriyor. Bu yüzden ailenin eğitimi ve çocuğa karşı olan tutumu çok önemli.. Özellikle anneleri geliştirebilmek için bu konuda yazılmış yayınları takip edebileceğimiz bir kütüphane oluşturabiliriz.

8) Çocuklarımızın eğitiminde müzik, bedensel faaliyet ve sanatsal çalışmaların bilimsel olarak kanıtlanmış olumlu katkıları var. Üniversite, sivil toplum kuruluşları, belediye, gibi kurumlarla ortak çalışmalar hazırlanarak daha çok sanat ve beden eğitimi dersi almalarını sağlayabiliriz.

9) Bizim çocuklarımız için çoğu sağlık hizmeti Kastamonu’da sağlanamıyor. Genelde büyük illere sevk ediliyoruz. Bu süreç hem çocuk hem de aile için işkenceye dönüşüyor. Bu hizmetlerin ilimizde gerçekleşmesini sağlayabiliriz.


Tabi bunları gerçekleştirebilmek için dernek gibi bir oluşumun altında birleşip kaynak sağlamamız gerekiyor. Birlikte çalışırsak bunları başarabileceğimizi düşünüyorum.

Para toplayan değil, proje bazlı bir dernek kurmak istiyoruz. Biz proje sunucağız, uygulamayı kişiler yapacak.


Not: Derya Bozkurt ile iletişim kurmak isteyenler için mail adresi;

deryabozkurt74@gmail.com


Mine ÖZGÜR